İnsanoğlu’nun kendi, kimliğini araması günümüzün bir olğusu ama bu bana pek geçici bir modaya benzemiyor gibi geldi. Çünkü teknolojik gelişmeler hızla devam ettikce, toplumların yaşam ve kültürlerinin değiştiğini görüp insanlar merakla bu sorunla uğraşacak gibi görünüyor. Çağdaş, düşünen insan artık kimliğini arıyor, çünkü kendisine verilen kimlik kartlarına razı değil. Kendi kimliğini ya da (ne’ liğini) aramak, bulmak; kendi seçtiğini kullanarak açıkca “Ben şuyum, ya da değilim „ demek özğürlüğüne kavuşmak istiyor.
Aslında
bireyler ve toplumlar kendi tarihlerini
biliyor, benimsiyorlarsa mantık açısından, kimlik
arayışı veya sorunu olmaması gerekir. Ancak, toplumun
tarihi yada tarihleri yazılmamış, yazılanlarda okunamıyorsa; okunanlar anlaşılmıyor, yada benimsenmiyor sa, orada talihsiz bir durum
var demektir. Çünkü nerede tarihsizlik (tarihte belirsizlik) varsa
orada bilinmeyenleri arama çabası; kimlik sorunu var demektir. Bu
belirsizlği gidermek için günlük
hayatta insanlar, insan ve toplumları daha yakından tanımak için aile dışındaki toplulukların sık sık, “ Kimsiniz, kimlerdensiniz „ gibi bu tür sorularıyla karşılaşırlar. Genellikle
kırsal bölğelerde ve eski yaşam
biçiminin hakimiyetini sürdüğü
yerleşim yerlerinde yaşayan insanların bu gibi
sorulara verdiği cevaplar, bugünkü ne göre daha
değişiktir. Çünkü onlar gerçek Türk adet gelenek ve kültürünü bugün hala yaşatmaktalar. Eski Türkler günümüze kadar Göktürk, Uygur, Oğuz ve kıyı
gibi kabile ve boy adıyla anılmaktaydılar vede kişinin ırkı, yurdu, ve dili (lehcesi, ağzı) onların bir kimlik simgeleriydi.
Halbuki bugün bu gibi sorulara kişi ve
grupların verdiği yanıtlar, kültüre, toplum
yapısına ve dünya görüşüne bağlıdır. Bir ülkedeki resmi okul kitapları ve tarihleri,
o ülkenin (devletin)
koruyucuları tarafından yazılıyor yada yazdırılıyorsa o ülke de yaşayan insanların ileride bir kimlik arayışı
içine gireceği
kaçınılmaz bir gerçektir. Çünkü benliğini,
soyunu, sülâlesini, kavim ve milletinin kim olduğu hakkında
kendini tatmin
edecek bir cevap alamaması ( bulamaması ) durumunda
bireyler çok doğaldır ki bir
arayış içine gireceklerdir. “ Sokrates
sorgulanmayan hayat yaşamayı değmez
" ( Sokrates 9 Savunma : 38 a
) diye ne güzel bir söz
söylemiş. Sokrates bu sözünü
her ne kadar hayat için söylemişse de
insanın kendi günlük yaşantısı
dahi yetişip gelen nesillere göre, geleceğin bir tarihidir. İşte bu
güzel söze bakarak sorgulanmayan tarih, tarih
sayılmaz demek yerinde olur. Çünkü
geçmiş tarihinden der almayan
bir milletin gelece- ğinin aydınlık olacağına şüpeyle bakmak lazım .
Peki neden böyle bir araştırmaya karar verdim ?
Bunun çeşitli nedenleri var tabii ki.
Yaşamım boyunca
son elli yıl içerisinde Burunören
köyünde duğup yaşamış
ve bugün aramızda olmayan çok
insan tanırım. Artık onlar yoklar ama bugün
onların oğulları, kızları ve torunları
var. Benim zaman zaman gözümün
önünden geçen zaman şeridi hiç şüphem
yok ki onların torunlarının gözlerinin
önünden de geçecek, onları hep
hayal edecek ve onların anılarını
neden yaşatamadıkları için kendi
içlerinde bir eksikliklik duyacak ve kendilerini
suçlayacaklar. Neden şunu yapmadım / yapmadık?, neden bunu yapmadım / yapmadık ? veya neden bir
resmini dahi bulunduramadım gibi piş-
manlık duyacaklardır. Ölmüş insanlar için bunlar çok geç sayılır. Çünkü onlar geçmişleri
ile ilğili hiç bir şeyi söyleyemez-
ler. Bu aşamadan sonra onları yaşatmak ancak onların eski
anıları nı tazelemekle mümkün
olacaktır. Almanya ve çeşitli Avrupa ülkelerinde yaşayan insanların
birinci kuşaktan sonrakiler doğup
yaşadıkları
köylerini ekonomik nedenler le terk ettikten sonra bilhassa 1960 lı yılların ilk yarısından sonra Türkiye
genelinde maddi durumu iyi olmayanlarla
şehir- lerde yaşayıp
işsiz olanlar; iş bulup çalışmak,
çok
para kazanıp birikimleriyle bir işyeri
açıp, hayatlarını kurtarmak hayalleri
ile köyü
(köylerini) terk edip çeşitli ülkelere gittiler.
Aradan yıllar geçti, bu insanlar hayal ettikleri
her şeyin sahibi oldular, biraz birikim
yaptılar fakat Türkiye’ deki siyasi
ve ekonomik
istikrarsızlıktan dolayı köylerine dönüp
hayal ettikleri yaşama bir türlü
geri kavuşamadılar.
Köye dönüşü gayri mümkün olarak gören bu insanlar; yaşadıkları ülkelere karısını ve çocuklarını da alıp götürmek
mecbu- riyetinde kaldılar. Götürdükleri o çocuklar oralarda büyüdü, meslek
sahibi oldu, evlendiler. Hatta onların çocuklarıda
oldu. Onlarda işci olup başladılar, babası, dedesi gibi el işlerinde işci olarak çalışmaya.
Yaşlı birinci kuşaktan olan insanlar önce para biriktirip köylerinde iyi bir ev
yapıp, tarla, bahçe satın alıp, birde
traktör satın alarak
reşberlik yapmak hayallerini kurarlarken, çocuklarını
bir iş sahibi yapmadan geri dönmekte
olmadı. Çocuklar zorunlu temel eğitimlerini
bitirmele- rinin ardından, kimisi meslek eğitimi
yaparken, kimisi de kısa yoldan iş bulup işci olarak çalışmaya başladı.
Bu seferde onların evlenip bir yuva kurmaları lazımdı. Onuda dönmeden yaptılar. Bundan sonrası kolay diye tam dönmeye niyetlenmiş-
lerdi ki
evlenen evlatlarının çocukları
olmaya başladı. Annesi ve babası
çalışmaya giden çocuklara kim
bakacak ? tabii ki ebesi ve dedesi. Avrupa’
lı gibi başka
alternatif düşünemez ki. Ele güne karşı
bırakıp gitmek ayıp olur, sonra onlarda birşeylerin sahibi olsunlar dediler. Türkiye’de emsalleri genç yaşlarda emekli olup, emekliğiğin ve yaşamın tadını çıkartırlarken gurbetciler köylerine, yurtlarına dönemediler.
Her
neyse sabır ettiler torunlarına baktılar; onlarda
büyüyüp evlendiler, okullara gittiler, meslek
öğrenip çalışmaya başladılar. Ohh beee.. Allah’ın bu gününe çokşükür bunlarda kurtuldular artık dönelim derlerken yaşlılık nedeniyle sağlık sorunlarının
artık bundan sonra başlayacağını
hesaba bile katmamış lardı. Bayağı
yaşlanan bu insanlar Tükiye’ de hastahane kapılarında ölen insan
manzaralarını görüp ölürsekte
burada ölelim deyip dönmekten vazgeçtiler. Doğup büyüdükleri yerlerin ve beraberce
yaşadıkları insanların özlemini gidermek için, binlerce kilometre yol kat ederek gece gündüz demeden, yollarda ölümle burun buruna
gelerek yılmadan bir an önce kavuşmak
için geldikleri köylerine onlar şimdi dönmekten vazgeçtiler. Buğün çok acıdırki oraya dönen büyükşehirlerde artık işi olmayan veya ekonomik sıkıntıya düşen bir kaç kişinin haricinde, köyün hasretiyle köyün
dışında yaşayan insanların tabutlar içindeki cansız bedenleridir.
İşte asıl mesele ve düşünülmesi gereken de budur. Burada ölen
onlar değil, onlarla beraber yok olan ; kültür, örf , adet ve ananelerdir. Bu kültür kayıbı kuşaktan kuşağa geçtikce dahada
fazlalaşmaktadır. Bayağı modern çağdaş Avrupa’da veya Türkiye’de köylere nazaran daha değişik bir yaşam sürdürülen şehirlerdeki
insanlar arasındaki o eski sevği ve
hürmet yok artık. Bu sevği bağlarının akrabalar arasında kopması genellikle çeşitli şehirlerde yaşayan kardeş çocukları arasında dahi soğukluga neden olmakta.
Artık yeni genç nesil Burunören’liler
birbirlerini tanımıyorlar. Çünkü
herkes bir başka şehirde çalışıyor. Ekonomik
nedenlerden veya zaman yokluğundan dolayı
bir araya gelemiyorlar. Buruören köyünden ekonomik ve çocuklarının geleceği için köyü terk eden
ailelerin durumlarında ne kadar Avrupa’
dakiler kadar olmasa da onlardan farklı değil. Memur olan ailelerin haricinde köyden bir iş bulup çalışmak için giden
aileler, önce kendileri emekli olacak, daha
sonra çocuklarını çeşitli okullara
göndererek (sokarak) onların geleceğini
garanti altına almaktı. Onlardan bazıları okuyup
belirli meslek edinip yaşamlarını o meslek dalında çalışarak
yaşadıkları yerlerde sürdürüyorlar.
Bu site vasıtası
ile sadece Burunören köyünde doğup, büyümüş
Burunören’ lilere değil , çevre köylerde yaşamakta
olan aşiret dediğimiz köylüler
ve bütün Anadolu Türküne kendi kimliklerini öğrenmeleri
açısından faydalı olmaya çalıştım.
Bu konuda faydalı olabildiysem ne mutlu bana. Sözlerimi
Atatürk’ün su sözleri ile
bitirmek istiyorum.
"
Tarih yazmak
tarih yapmak kadar önemlidir. "
Haydar
Erdoğan