İslâm ve bazı kaynaklara göre Arabistan’ı üretimden yoksun, fakir bir ülke ve toprakları üzerinde, barbar toplumlardan oluşan, yılan ve kuşlarla beslenen vahşi, çöl hayatı yaşayan ( Bedevi) toplumların yaşadığı yer olarak nitelendirirlerken; tarihe objektif olarak bakan tarihciler; bu kanının hiçte doğru olmadığını, aksine Mezepotamya’da kurulan uygarlıkların ekonomik, sosyal ve dinsel durumlarından Arab’larında etkilendiklerini o neden le, Arabistan yarımadasındada o yıllarda gelişmiş bir ticaretin bulunduğunu yazmaktadırlar. Yine aynı görüşleri paylaşan başka tarihci ve yazarlara göre ise; M.Ö 2000 yıllarında Mekke, Medine ve Taif gibi bugün bizim Hicaz bölgesi olarak bildiğimiz büyük yerleşim bölgelerinin dışında da, büyük yerleşim alanları ve sitelerin bulunduğunu açık şekilde dile getirmektedirler.
Arabistan çöllerinde ve diğer bölgelerinde kabileler devleti biçiminde (düzeninde) yaşamakta olan parçalanmış Arap
top- lulukları, saldırgan ve vahşi bazı kabilerin birbiriyle kıran kırana kanlı kavğalarını yüzünden,
bir türlü biraraya gelememek- teydiler. Hal böyle oluncada ticaret merkezlerinin dışında kalan yerleşim yerlerindeki ( çölde ilkel bir hayat süren ) Bedevi Arab’lar o yüzden bir araya gelip büyük kentler kuramamaktaydılar.
Kavga ve savaşların sebebi her ne olursa olsun, yine- de kabileler arasında doğan anlaşmazlıklar, kabileler arasında çözülür, eğer arada anlaşma sağlanamazsa bir kahine baş vurularak çözüme kavuşturulmaya çalışılırdı. Fakat kahinler tarafından verilen hükümlerin uygulanabilmesi tarafların iyi niyetlerine bağlıydı. Çünkü ortada yaptırım gücü olan bir hükümet yoktu. ( F. Bulut - Allah Devletinde Demokrasi, s. 84 ) ( * ) İslâm
öncesi Arabistan’da yaşayan kabileler
her ne kadar barbar olur, putlara tapar veya çok tanrılı dinlere inanırlarsa inansınlar, bu onların birbiriyle savaşmaları veya düşman olmaları için bir neden sayılmazdı.
Arabistan’da ülkenin büyük bölümü ziraat için elverişli olmayan
çöllerle kaplı olduğundan, Arap
halkının çoğu ticaret yaparak geçimlerini sağlamaktaydı. Bunlardan bir kısmı zenğinlik sınırlarının üzerine çıkarken, diğer taraftan fakir halk arasında bir uçurum oluşturmuş ve sınıflanmalar başlamıştı. Siyasi ve ekonomik istikrarın bozulduğu ülkede, yoksul ve çöl hayatı yaşayan bu kesim, yaşamlarını sürdürebilmek için devamlı olarak yağma savaşlarına katılır, baskınlar yapıp, çapul-
culukla geçinmeye çalışmaktaydılar. Diğer taraftan zevk ve sefa içinde yaşama tutkunu olan Arap’ların çok kazanmak, doyumsuzluk, hırs vazgeçilmeyen alışkanlıkları arasında olup; insana değer vermek akıllarından bile geçmezdi. Bireysel çıkarlarını önde tutan bu halk, kendilerini diğer kavimlerden üstün görür ve kendilerden başka üstün başka bir kavmin olmadığına inanırdı. Ahlaki değerlere önem vermeyen, öç alma, kan davası gütme bunların (Arap’ların) temel
niteliklerin- dendi. Ülkede kan ilişkisine dayalı olarak yürütülen kabile aristokrasisininde zenğinlerin bilhassa erkeklerin eğemenliği, buna bağlı olarakda erkeklerin mülk sahipliğini ifade eden ataerkil bir aile oluşturmaktaydı. (Hatta Arabistanda ailenin büyük oğlu, mülkiyet kaygısıyla, ölen babasının karısını (analığını) nikahlıyabilmekteydi. (*) (Dr. Mücteba Uğur, age s. 21) )(*)
Arap topluluklarında tanrıya oğlan / kız kurban etme geleneği hala sürmekteydi. Ölen bir kişinin kalan develeri ya kesilerek kurban ediliyor, yoksa mezarının başına bağlayıp orada ölünceye kadar bekletiliyordu. Anaerkliğin giderek yozlaşarak eğemenliği ataerkliğe bırakmasıyla (Kadınların eğemenliğinin sona erdirilmesiyle) Arabistan’da korkunç bir dişi düşmanlığı başladı ve bu düşmanlık hayvanlar üzerindede sürdürüldü. ( Meselâ : peş peşine üç defa dişi doğuran koyun veya keçinin kulağı kesilerek başı boş çöle bırakılırdı. Ardı sıra beş dişi yavru doğuran deve uğursuz sayılarak çöle salınır. Eğer deve on defa dişi doğurduysa ceza olarak o devenin bacakları kesilirdi. Peki genellikle kırsal ve kumsal bölğelerde sürdürülen bu batıl inanç ve ilkel yaşantının haricinde Arabistan’ın diğer üç büyük yerleşim alanında yaşam nasıldı ? Bunlara kısa değinelim.
Ticaret yolu üzerinde kurulmuş olan Mekke şehri o yıllarda ilkelde olsa Cumhuriyetle idare edilmekte olan gelişmiş eski bir ticaret şehriydi. Kervan seferlerinin bura dan örgütlenip yürütülmesi, komşu devletlerin içinde Mekke’nin değer ve önemini artırırken, zaman zaman düzenlenen fuarlarla da Mekke bir edebiyat ve kültür merkezi konumuna gelirken özel günlerde düzenlenen sanat ve şiir günleri, Mekke’ye
ayrıca hayranlık duyurmaktaydı. Çünkü
bütün şairler o gün bir araya
gelir şiirlerini okurlar, halk bunları ilği ile izlerdi. Bu şiirler aynı zamanda kabilesinin savaşcılarını yüreklendirir, düşmanlarına karşı onlara cesaret veriyordu.
Önemli bir ticaret merkezi haline gelen Mekke’de kadın ve erkek ayırım yapmadan hemen her Bedevi kervan ticaret işi yapmaktaydı. Bu nedenlede Mekke varlıklı zümrelerin yaşadıkları bir merkez haline gelmişti. Bu kimseler şirketler kurup yaptıkları işten yüzde elli ile yüzde yüz kar elde ederlerdi. Bu karl iş için varlıklı, zengin
bedevi Arab’lar, yoksul bedevileri boçlandırarak
zor duruma sokuyor, borcunu ödeyemeyen kişiler
borçlandığı kimseye köle oluyor ve özğürlüklerini kayıp ediyorlardı.
Çin’den İran’a ve Avrupa’ya kadar giden büyük bir ticaret yolu kavşağı, diğer bir deyişle ipek yolunun diger bir bağlantısı olan Mekke şehri aynı zamanda kervancıların konaklama yeriydi. Kervan ticareti ile elde edilen gelirlerin yanında, Kabe’ye putlarını ziyaret etmek için gelen hacılardan da büyük gelirler elde edilmekteydi. İşte bu kazancın ve gelirlerin paylaşımı büyük kabileler arasında kanlı çarpışmalara neden oluyordu. Kabilelerin kavğalarının başında: var olan varlık ve ticaret gelirleri ve ondan elde edilen gelirleri paylaşma gibi nedenler yatmaktaydı. Bu gelir kapılarını eline geçirmek isteyen Kureyş ve Haşimi kabileleri bunlardan bazılarıydı. Mekkenin ticaretini ele geçirmek, Kabe’nin korunması ve hacılardan elde edilen gelirlerin paylaşımı huzursuzlukların ve kabileler arasındaki savaşların tek nedeniydi. O dönemlerde varlıklı zenğin aileler tanrıları olarak kabul edip değer verdikleri putlarını Kabe’de saklarlardı. Mekke büyük bir ticaret merkezi olmasının dışında, aynı zamanda bu yönüylede bedevilerin çok tanrılı putlarını topla dıkları kutsal bir merkezdi
Arabistan’da yaşayan bütün kabilelerin kendilerine göre çok tanrılı dinleri ve bunlara ait her kabilenin, İnançları farklı da olsa putları vardı. Çünkü din ve inanç denilince onların ilk algıladıkları putlardı. Muhammed’in ceddi olan Kureyş kabilesinin en kutsal olan Lat, Uzza ve Menat adlarında putları yani tanrıları vardı. Bunların en büyüyğü ise; Hubel denen tanrılarıydı.
Dinler genellikle insanların yaşam biçimlerinin değiştiği, toplumların kötüye doğru gittiği, bireylerin umutsuzluga düştüğü ve kurtuluşları için her çareye baş vurdukları zamanlarda ortaya çıktığı görülmektedir. Peki Mekke’de çok tanrılı dinler ve çeşitli inaçlara mahsus o kadar çok put varken, neden islâmiyet ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed. ? Onun için hep Mekke’den söz edip durduk. Çünkü Mekke denilince akıla (usa) islâmiyet gelir; çünkü orası Hz. İbrahim’i unutturtup Hz. Muhammed adı ile özdeşmiş gibidir. Çünkü islâm onunla orada filizlenmeye başlamıştır .
İslâm öncesi çağa cahiliye çağı denilir. ( Burada parentez içinde tekrar belirtmek gerekiyor. Cahiliye çağı, dünya ve bölge için değil
sadece Arabistan sınırları içinde
yaşayan halk içindir.) Çeşitli araştırmacı
ve yazarların eski tarihcilerden yaptıkları alıntılardan anlaşıldığına göre Arabistan’da cahiliye dönemin de; sulh ve sukünetten uzak, nizamsızlık, bilğisizlik, taşkınlık, gazabi
sefahat, vahşet ve barbarlık hat sefaya çıkmıştı. İnsan ve toplumlar gerek kitaplı gerek kitapsız olsun, kurtarıcı olarak bu
dinlere sahip çıkıp ondan çare
beklemişlerdir. İşte bu olumsuzlukların
ve kargağaların yaşandığı Arabistan’da da İslâm adında Hz. Muhammed’in yaydığı müslümanlık dinide bu nedenlerden dolayı ortaya çıktı.
O yıllarda yalınız Arabistan’da, Arap çöllerinde değil bütün dünyada bir huzursuzluk yaşanmaktaydı. Savaşlar haksızlıklar, zülümler, maddecilik almış yürümüştü. Manevi hayattan zevk alanlar bu gidişata karşı dünyadan ellerini ve eteklerini çekmişlerdi. Yalınız kendi
kurtuluşlarını düşünür olmuşlar, mevcut dinleri onlara ve diğerlerine yön vermede yetersiz kalmıştı.
Arabistan’da
yaşanan kargaşa ve savaşlar, insanların
öldürülmeleri, köle ticaretinin artması, yoksul
kesmin daha da yoksullaşması, zengin sermayesinin artması, sınıfsal çelişkilerin son hattına
ulaşması sonucu, insanlarda ortaya çıkan bunalım, bir arayışa
bir kurtuluşa, bir öndere gereksimin
olduğunu ortaya koymuştu. Bu koşullarda
ortaya çıkan Hz. Muhammed Arabistan’ın
ekonomik, sosyal, dinsel, tarihsel, kültürel koşullarını iyi gözlemlemiş, birikimi ve yaşamını
tica- retten kazandığı tüm servetini bu yola koymuştu. Biliyorduki bu işi başaracak, biliyordu ki , insanlar yıkılmış gururlarından kişilik arayışına dönecekler, biliyordu ki, bu ülkenin yoksul kesimi arayışını sürdürüyordu. İşte İslamiyet bu koşullar altında ortaya çıktı.
Hz. Muhammed Kur’an’ı sadece bir din kitabı gibi değil, aynı zamanda hem kendi partisinin tüzüğü, hemde Arap - İslam
dev letinin “Anayasa, Temel Yasalar „ toplamı olarak ortaya
koyarak, bunun başlangıcı olan 47 maddelik Medine Devleti İslam Anayasası ile tek hiyaraşili bir örgütlenme (tek Allah, tek
Peygamber) fikriyle Medine devletinin temelini
atıyor.(*) (Sadık Albayrak, age, s.156 ) Muhammed’in kurduğu bu devletin biçimi tahakküm içerikli olup, tartışılmaz ve üzerine söz edilmesi, yasaktır. ( Tahakküm = mutlak itaat- boyun eğme) Bu devletle ilğili Kur’an’da Ali İmran, Nisa, Enfal, Bakara,
Feth sürelerin- de Allah ve Peygambere itaat edilmesi istenmektedir. Burada Allah devlet yerine konulup, onun elçisine kesinlikle biat şart koşulur. Bu iki isim üzerinde tartışılmaz.
İslâm devleti teokratiktir .(*) (Çetin Özerk, age, s.238) tek
bir otoriteyi kabul eder. Eğemenlik sadece Allah’tadır ( (*) Ali imran süresi 89, mu’minin 84 - 85, lokman 26, Casiye 37, Hadid 10, süreleri). O
yerle- rin ve göklerin hakimi ve sahibidir. Bu eğemenlik Kur’anda’da „“ mülk „ olarak ifade
edilmektedir. Varlığı zorunlu devletin sahibi de Allah’tır. İslam devletiyse “İslam kurallarına göre yönetmek, ibadeti sağlamak, dinsizliği cezalandırmak,
mal -can ve namus (özel mülkiyet ) güvenliğini sağlamak, adaleti gerçekleştirmek, cihat açmak için varlıgı zorunlu bir erktir.



PEKİ
KİMDİR BU Hz. MUHAMMED ?
Araştırmacı ve tarihciler Muhammed’in nesebini ( soyağacını - seceresini ) şöyle açıklamaktadırlar:
“ Hz. Muhamed, babası Abdullah,
babası Abdulmuttalip, babası Haşim, babası
Abd Menaf, babası Kusayy, babası Kilab, babası Mürre, babası Kaab, babası
Lüeyy, babası Gaalib, babası Fihr, babası Malik,
babası Nadr, babası Kinane, babası Huzeyme, babası Mudrike, babası İlyas, babası Nadr, babası Kinane, babası Huzeyle, babası Mudrike, babası İlyas, babası Mudar, babas Maad, babası Adnan, babası Uded, babası Mukavvim,
babası Nahur, babası Teyrah, babası
Yarub, babası Nabit, babası İsmail ve babası İbrahim... Aleyhiselam (İbrahim Peyganber) olarak
bildirirlerken ; Tırmizi Hz. Muhammed’in kendi ağzından :
“ Allah, Hz. İbrahim’in evladından
Hz. İsmail’i, Hz. İsmail’ in evlâdından
Ki-nane’ i, Kinane’nin evladından Kureyş’i , Kureyş’in
evlâdından Haşimileri, Haşimiler
içinde de beni süzüp - eleyip seçti
dediğini yazmaktadır. ( Tırmizi Menakıb (*))
Hz. Muhammed Milâtdan sonra yani İsa’nın doğumundan sonra 571
yılında Mekke’de dünyaya geldi. Haşimi
kaviminden Abdül-mütalib b. Haşim ‘in torunu ve Abdullahın oğludur. Arabcada
adı pek övülen anlamında olan Muhammed, babasının ölümünden kısa bir süre sonra dünyaya geldi. O nedenle amcası Abutalib ( Hz. Ali’nin babası ) onu yanına alıp büyüttü. Zeki ve çok yetenekli olan Muhammed, amcasına fazla yük olmamak için Mekke’nin çok zenginlerinden olan Hatice’nin yanında iş bulup çalışmaya başladı.
Genç delikanlı Muhammed’den çok memun kalan Hatice onu kervanlarının başında çeşitli
böl- ğe- lere ticarete gönderdi. Bu bölğelerde çeşitli toplum ve insanlarla karşılaştı. Onları dinleyip, onların yaşamlarını
yerinde görüp din ve inançları hakkında ( Hristıyan rahip Bahira gibi) bili sahibi
oldu. Bu bilğiler ışıgında
düşün dünyasında yeni ufuklar açtı. İlk
tanrı kavramını ve diğer peygamberler ve dinler konusunu Bahira’da öğrendi. Dünya görüş ve düşünceleri genişleyen Muhammed’in
yeteneklerinden ve kişiliğinden dul
olan patronu Hatice ondan etkiledi ve ona evlenme teklifi yaptı. Zaten
faki r ve çocukluğu yoksullukla geçmiş olan Muhammed geçmişini düşünerek
25 yaşındayken kendisinden oldukca yaşlı olmasına karşın Hatice ile evlendi.
Hz. Muhammed küçüklüğünden beri
çok düzenli hareket eden, dürüst, devamlı
büyüklerle oturup kalkmasını, onlarla iyi ilişkiler kurmasını bilen o yönü ile de çevresinde dostlarının artmasına neden olan
bir karekter sahibiydi. 40 yaşına gelene kadar sözü geçen
kişilerle dostluk kurması onu sözü
dinlenir hale getirmişti. Geçim sıkıntısı
olmayan Muhammed Hıra dağındaki bir mağaraya sık sık gidip gelmeye başladı. Orada tanrının kendisine cebrail vasıtası ile Peygamber olduğu
bildi- rildi ve kendisine gelen peygamberlik aynı zamanda Müslümanlık diniydi. İlk olarak karısı Hatice, ardından amcasının oğlu Ali ve kendi kölesi Zeyd müslüman oldular.
“Asr-ı saadet „ diğer adıyla
Mutluluk çağı İslâm’ ın
ilk yayılış dönemine rastlayan,
Hz. Muhammed’ in gerçekleştirdiği
toplum sal - siyasal devrimin yaşandığı döneme verilen addır. Diğer yandan bu dönem yani Asr-ı saadet dönemi açık olarak söylenmesi
gerekirse Mekke ve Medine başta Arabistan’da
sivil toplumun yerini feodal toplumun ve bunun zorunlu bir kurumu olan devletin esas olarak zor ve cebir yoluyla
alınmasını ifade eder. (Devletsiz
İslam, İstişare Yayınları, 2. baskı 1992, s.5-6) (*) Belirli kuralları olan İslâmiyetin insanlık
boyu sürdürülmesi zorunluğu vardır. Meselâ; İslâmın beş şartı gibi. Bu ve bu gibi kavram ve uyulması gereken şartlar gerek
Kuranı Kerim’de gerekse Hz. Muhammed’in
oturup kalktığı yer- lerde yaptığı konuşmalarında ( Hadislerinde ) verdiği örnekler ve konuş maları
şeriât devletinin yasalarını belirirtilmiştir.
İslâm dini ;
toplum ve bireylerin yönlendirilmesini,
biçimlendirilmesini Allah adına onun
yasaları olarak belirleyen bir sistemdir. Allahın kitabı olan Kuran-ı Kerim yönetimini şeriat hükümlerine bağlanmıştır. Gönüle değil kılıç korkusu (zoru) ile islâmiyet başta Arabistan olmak üzere bütün
islâm ülkelerinde, yaşayan insanları
müslümanlaştırmak binlerce kişinin ölümüne neden
olmuştur. Çünkü hür ve özgür
olarak yaşamaya alışık olan
insanlar, toplumlar şeriat (Allah’ın yasası) yasaları adına çeşitli nedenler gösterilerek, yaşamlarının kısıtlanmasına ve baskı
altına alınmalarına karşı
koymuşlardı.
Mekke’de ticaret öylesine gelişmişti ki kadınlar ticaretin yönlendirilmesinde ön saflarda yer almaktaydılar, fakat Medine’-
de durum tam aksine halkı tarım yaparak geçimlerini sağlamaktaydılar ve halkın gelir düzeyi oldukca düşüktü. Burada yaşayan Kureyşlilerin haricindeki halk sık sık birbiriyle kavga etmekteydi. Hz. Muhammed’in bu duruma bir çare bulması için Medine’ ye davet edilir. Muhammed bu soruna bir çare bulur ; fakat fakir halkın halleri içler acısıdır.
Mekke yönetimin Ebu Talib’den sonra Emevilerden Ebu Süfyan’a geçmişti. Mekke yönetiminde bulunan zenğin kimseler bu yeni
dine karşı çıkarlarken, yakın arkadaşlarından Ebu Bekir, ardından Ömer, hele
Osman gibi zenğin birisinin de müslümanlığı
kabul etmesi ve fakir halkında etrafında toplanmasıyla gücünü artırdı. Aynı
soydan olmalarına karşın Ebu Süfyan
ise yıllarca Muhammed ve onun aile etrafına ve inanalara savaşarak kan kusturdu. Medine’lilere göre ise Muhammed tanrı tarafından görevlendirilen bir kişi olmaktan ziyade, kendi iç çatışmalarına hakim olabilen aklı başında, güçlü bir kişi olarak, İslamı ise bir din olarak değilde, güvenlik ve disiplin vaad eden bir sistem olarak görmekteydiler.
23
kez evlilik yapan Hz. Muhammed’in hiç bir oğlan evladı olmamış ve olanlarda yaşamamıştır. Onun nesli ilk kızı Fatıma’-
nın Hz. Ali ile evliliğinden dünyaya gelen çocuklarıdır. Bunlarda daha sonra Ebu Süfyan zihniyetli, Emevi ve Abbasi
azmanla- rı tarafında yok edilmişlerdir. Hz. Muhammed
müslümanlığı yaydıktan sonra, onlara
kutsal bir kitap ( Kur’anı Kerim ) ve arkasından yıllarca sürecek bir kavganın temel taşlarını emanet etmiştir. Çünkü kendisinin ölümünden
sonra müslüman- ların başına kimin geçip yöneteceği hakkında ölene kadar bir şey yapmamıştı. Yol
gösterici Muhammed ileride doğacak kanlı olayları önleyecek çözümünü sağlığında halletmeden 632 yılında yaşamını yitirdi. Hasta yatağındaki vasiyetide fırsat düşkünleri
tarafından dikkate alınmayarak yıllarca sürecek kanlı halifelik, savaşları
başlamış ve bu savaşlarda
başta kendi neslinin yok olmasına neden olmuştur.
Hz. Muhammed’in vasiyeti üzerine halifelik amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı olan İslâmiyeti yaymak için çepheden cepheye koşan Ali’ye verilmesini istemesine
rağmen onu dikkate almıyarak, başta kendi karısı Aişe (Ayşe) olmak üzere kendi aralarında Ebu Bekir Hz. Peygamberin henüz cenazesi defnedilmeden halife
olarak seçildi. Sonra, Ömer, ardından Osman ve daha sonrada Hz. Ali Halife olarak göreve geldi. Fakat Peygamberin
ölümünden sonra halkın büyük
bir kısmı Ali’nin halife olmasını istemekteydi. Çünkü
Ali halkın yanında onlarla içli
dışlı olmuş, onları sevip, değer veren bir kişiydi. Sırf halifelik gibi bir makam içinde kimsenin kanının dökülmesini istemiyor sadece geriden onları takip ediyordu.
III. Halife Osman’ın bir süikast sonuncu öldürülmesinden sonra IV. Halife olarak Hz. Ali 24 haziran 656 yılında seçildi. Fakat Ali’nin başa
geçmesine çeşitli entirikalar çeviren, vurgun , soygun
ve talanla meşğül olan Emeviler
ile Aişe, Talha ve Zübeyr bir türlü içlerine sindirememişti. Çünkü Ali hak ve adalet yanlısı bir kişi olarak tanınmaktaydı. Ali önce ilk üç kişinin birliklerini yendikten sonra Peygamber ailesine ( Ehli Beatine ) düşman olan Muaviye’nin üzerine yürüdü. 110 gün süren bir savaşta tam sonuç alacaktıkı, Muaviye bir kurnazlık düşünerek Kuranı kerimin nüshalarını askerlerinin kılıç ve mızrakları-
nın ucuna taktırarak Hz. Ali’ye karşı yürüdü.
Hz. Ali Kur’ana karşı gelip kılıç çekilemez diyerek savaşı durdurup, Muaviye ile 657 yılında barışa oturdu. Muaviye barışda uzlaştırmak için Abu Musa I’-Aşari’yi Hz. Ali’nin istemeyip karşı çıkmasına karşı davet etti. Barış masasında istenmeyen olaylar cereyan etti. Savaşın nedeni saptırılarak, masada Hz. Ali kendisinden önce halife olan Osman’ı öldürtmekle suçlandı
ve halifeliğin Hz. Ali’den alındığını
ve Sıffın savaşınında bunun
için yapıldığı, bu savaşta Muaviye’nin haklı olduğu ilân edildi. Savaşı kazandığı halde kayıp ettirilen Hz. Ali şaşkına döndü.
Taraftarları savaşın sürmesini istediler. Fakat Hz. Ali soğukkanlılığını sürdürerek
savaşın devam etmesini kabu l etmedi. Buna bir anlam veremeyen taraftarlarından sonradan
hariciler olarak adlandırılan sayıları
dört bin kadar olduğu tahmin edilen kişiler Hz. Ali’ye kızarak haklı olarak isyan
ettiler. Hz. Ali’de Küfe’ye giderek
orada halifelik makamına oturup, İlk olarak “ Divanı -ül Mezalim
„ adında Emevilerin baskı ve zülümlerinden bıkan halk için bir divan kurup onları koruma altına aldı. Hz. Ali müslümanları Küfe’den yönetmeye çalıştı fakat; İslâm devleti
ve şeriat düzen i ile yönetilen bir devlet yönetim sistemine karşı olan, hele evelî düşmanlarından Haşimilerin devam
edecek olan ebedi değişmez sistemlerine karşıı olan Emevî Muaviye Hz. Ali’ nin halifeliğini hiç bir zaman tanımadı ve onun ferine Şam’da bir halife gibi oturup idare etti. Bu arada Hz. Ali’de
camide namaz kılarken 661 yılında
İbn Mülcem adındaki katile zehirli
bir kılıcla öldürtüldü. Bu
olay yıllarca bitmeyen vede bitmeyecek olaylarında
başlanğıcı oldu. İslâmiyeti yaymak için yıllarını veren ve savaşlarda taraftarlarına kırmızı
taç giydiren Hz. Ali’nin askerleri
Kızılbaşlar , onun soyundan (sülbünden) gelenler
ve onun davasını güdenlerde Alevîler olarak adlandırıldılar. Hz. Ali
eski Arap geleneklerini ve İslâm öncesi
kabile demokrasisini savunmaktaydı. Hal böyle olunca, Ali ile Muaviyenin çatışmasının temelinde sınıf ve çıkar çatışmasının yattığı açıktı.
Zengin Emevilerin çıkarları için zora ve şiddete baş vuran, onları
ezen bir sınıf aristokrasisinin önderliğini yapan oldukca zengin, iktidarı elinde tutan Muaviyeve
taraftarları sünnî olarak tanımlandırılırken, fakir
halk tabakasını oluş turan Ali ve taraftarları ise Alevîler olarak sınıflandırılmışlardı. Ne
garipdir ki Arapların kendi arasındaki
bu savaş ( ayrımcılık ) günü- müze kadar süre gelmekle kalmamış, arapların kendi iç sorunları, bütün
dünyada binlerce insanın bu lüzümsuz
mesele için ölmeleri için bir neden olmuştur.
“Tıpkı iktidarı elinde bulunduran Osmanlı devletinin sınırları içinde yaşayan Alevîlere uyguladığı katliamlar gibi. 1509 yılında
Istanbul’da büyük bir deprem
olmuş ve bu depremde 1610 ev ile 100 civarındada cami
yıkılmıştır. Bu konu üzerine sarayda vezirlerini toplayan Padişah Beyazıt onlara; “ O
kadar çok haksızlık ve zülum yaptınızki, ezilenlerin şikayeti göğe, arşa yükseldi’’ demektedir. „ Yani katlettiğiniz Alevilerin ahı tuttu demektedir.
Dedeleri Hz. Muhammed’in yolunu sürdürmek isteyen Hz. Ali’nin oğullarından Hasan, Muaviye
tarafından karısına zehirlet- tirilerek öldürülürken Hüseyin
Kerbalada Muaviyenin oğlu Yezit tarafından
başı kesilerek katledildi. Diğer imamlar
ise, Emevi diktatörü Ebu Süfyan oğlu Muaviye ve torunu Yezit tarafından vahşice yok edildiler. Halktan, kardeşlikten
ve eşitlik- ten yana olanların aynı saflarda birleşerek oluşturdukları Muaviye ve Yezid diktatörü karşıtı bu kimseler, İslâmı kötü yönde kullanan ve kendi çıkarları için değiştiren kesime savaş açtılar.
Aleviler ve Kızılbaşlar diye adlandırılan bu inanç gurupları arasındaki savaş bir Arabistan’la sınırlı kalmayıp, Osmanlı
devle- tinde olduğu gibi, islâmiyeti kabul eden diğer bütün ülkelerdeki kanlı yönetim ve baskıcı kötü idarecilere karşı bir direnişin-
de sembolü olmuştur. Alevilik gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Devleti döneminde
yoksul halk kitlelerinin saraya karşı başlatıkları
bir halk muhallefetinin idolojisi olduğu
görülmektedir. O dönemde isyanın (isyanların) adı Celalilik, Alevîlik, Alevîliğin ilk çağrıştırdığı ise; dinsel veya inanç ayrılığı değil, halk isyanı olarak alğılanıyordu.
İslamiyetin Türkler arasında yayılışı :