Semah Dönenler :
Köy Camisi :
Doğum ile ilğili inanmalar :
Ölüm ile ilğili inanmalar :
Gökyüzü ile ilgili inanmalar :
Günler ile ilgili inanmalar :
Hayvanlar ile ilgili inanmalar :
Bitkiler ile ilgili inanmalar :
Nazar ile ilgili inanmalar :
Kaynaklar
 

İSLAM  ÖNCESi  ARABiSTANDAKİ  DURUM :

İslâm ve bazı kaynaklara göre Arabistan’ı üretimden yoksun, fakir bir ülke ve toprakları üzerinde, barbar toplumlardan oluşan, yılan ve kuşlarla beslenen vahşi, çöl hayatı yaşayan ( Bedevi) toplumların yaşadığı yer olarak nitelendirirlerken; tarihe objektif olarak bakan tarihciler; bu kanının hiçte doğru olmadığını, aksine Mezepotamya’da kurulan uygarlıkların ekonomik, sosyal ve dinsel durumlarından Arab’larında etkilendiklerini o neden le, Arabistan yarımadasındada o yıllarda gelişmiş bir ticaretin bulunduğunu yazmaktadırlar. Yine aynı görüşleri paylaşan başka tarihci ve yazarlara göre ise; M.Ö 2000 yıllarında Mekke, Medine ve Taif gibi bugün bizim Hicaz bölgesi olarak bildiğimiz büyük yerleşim bölgelerinin dışında da, büyük yerleşim alanları ve sitelerin bulunduğunu açık şekilde dile getirmektedirler.

Arabistan çöllerinde ve diğer bölgelerinde kabileler devleti biçiminde (düzeninde) yaşamakta olan parçalanmış Arap top- lulukları, saldırgan ve vahşi bazı kabilerin birbiriyle kıran kırana kanlı kavğalarını yüzünden, bir türlü biraraya gelememek- teydiler. Hal böyle oluncada ticaret merkezlerinin dışında kalan yerleşim yerlerindeki ( çölde ilkel bir hayat süren ) Bedevi Arab’lar o yüzden bir araya gelip büyük kentler kuramamaktaydılar. Kavga ve savaşların sebebi her ne olursa olsun, yine- de kabileler arasında doğan anlaşmazlıklar, kabileler arasında çözülür, eğer arada anlaşma sağlanamazsa bir kahine baş vurularak çözüme kavuşturulmaya çalışılırdı. Fakat kahinler tarafından verilen hükümlerin uygulanabilmesi tarafların iyi niyetlerine bağlıydı. Çünkü ortada yaptırım gücü olan bir hükümet yoktu. ( F. Bulut - Allah Devletinde Demokrasi, s. 84 ) ( * ) İslâm  öncesi  Arabistan’da  yaşayan  kabileler  her ne  kadar barbar olur, putlara tapar veya çok tanrılı dinlere inanırlarsa inansınlar, bu onların birbiriyle savaşmaları veya düşman olmaları için bir neden sayılmazdı.

Arabistan’da ülkenin büyük bölümü ziraat için elverişli olmayan  çöllerle  kaplı  olduğundan, Arap  halkının  çoğu  ticaret yaparak geçimlerini sağlamaktaydı. Bunlardan bir kısmı zenğinlik sınırlarının üzerine çıkarken, diğer taraftan fakir halk arasında bir uçurum oluşturmuş ve sınıflanmalar başlamıştı. Siyasi ve ekonomik istikrarın bozulduğu ülkede, yoksul ve çöl hayatı yaşayan bu kesim, yaşamlarını sürdürebilmek için devamlı olarak yağma savaşlarına katılır, baskınlar yapıp, çapul- culukla geçinmeye çalışmaktaydılar. Diğer taraftan zevk ve sefa içinde yaşama tutkunu olan Arap’ların çok kazanmak, doyumsuzluk, hırs vazgeçilmeyen alışkanlıkları arasında olup; insana değer vermek akıllarından bile geçmezdi. Bireysel çıkarlarını önde tutan bu halk, kendilerini diğer kavimlerden üstün görür ve kendilerden başka üstün başka bir kavmin olmadığına inanırdı. Ahlaki değerlere önem vermeyen, öç alma, kan davası gütme bunların (Arap’ların) temel niteliklerin- dendi. Ülkede kan ilişkisine dayalı olarak yürütülen kabile aristokrasisininde zenğinlerin bilhassa erkeklerin eğemenliği, buna bağlı olarakda erkeklerin mülk sahipliğini ifade eden ataerkil bir aile oluşturmaktaydı. (Hatta Arabistanda ailenin büyük oğlu, mülkiyet kaygısıyla, ölen babasının karısını (analığını) nikahlıyabilmekteydi. (*) (Dr. Mücteba Uğur, age s. 21) )(*)

Arap topluluklarında tanrıya oğlan / kız kurban etme geleneği hala sürmekteydi. Ölen bir kişinin kalan develeri ya kesilerek kurban ediliyor, yoksa mezarının başına bağlayıp orada ölünceye kadar bekletiliyordu. Anaerkliğin giderek yozlaşarak eğemenliği ataerkliğe bırakmasıyla (Kadınların eğemenliğinin sona erdirilmesiyle) Arabistan’da korkunç bir dişi düşmanlığı başladı ve bu düşmanlık hayvanlar üzerindede sürdürüldü. ( Meselâ : peş peşine üç defa dişi doğuran koyun veya keçinin kulağı kesilerek başı boş çöle bırakılırdı. Ardı sıra beş dişi yavru doğuran deve uğursuz sayılarak çöle salınır. Eğer deve on defa dişi doğurduysa ceza olarak o devenin bacakları kesilirdi. Peki genellikle kırsal ve kumsal bölğelerde sürdürülen bu batıl inanç ve ilkel yaşantının haricinde Arabistan’ın diğer üç büyük yerleşim alanında yaşam nasıldı ? Bunlara kısa değinelim.

Ticaret yolu üzerinde kurulmuş olan Mekke şehri o yıllarda ilkelde olsa Cumhuriyetle idare edilmekte olan gelişmiş eski bir ticaret şehriydi. Kervan seferlerinin bura dan örgütlenip yürütülmesi, komşu devletlerin içinde Mekke’nin değer ve önemini artırırken, zaman zaman düzenlenen fuarlarla da Mekke bir edebiyat ve kültür merkezi konumuna gelirken özel günlerde düzenlenen sanat ve şiir günleri, Mekke’ye  ayrıca  hayranlık  duyurmaktaydı. Çünkü  bütün  şairler  o  gün bir  araya  gelir şiirlerini okurlar, halk bunları ilği ile izlerdi. Bu şiirler aynı zamanda kabilesinin savaşcılarını yüreklendirir, düşmanlarına karşı onlara cesaret veriyordu. Önemli bir ticaret merkezi haline gelen Mekke’de kadın ve erkek ayırım yapmadan hemen her Bedevi kervan ticaret işi yapmaktaydı. Bu nedenlede Mekke varlıklı zümrelerin yaşadıkları bir merkez haline gelmişti. Bu kimseler şirketler kurup yaptıkları işten yüzde elli ile yüzde yüz kar elde ederlerdi. Bu karl iş için varlıklı, zengin  bedevi Arab’lar, yoksul bedevileri  boçlandırarak  zor duruma  sokuyor, borcunu  ödeyemeyen  kişiler  borçlandığı  kimseye  köle oluyor ve özğürlüklerini kayıp ediyorlardı.

Çin’den İran’a ve Avrupa’ya kadar giden büyük bir ticaret yolu kavşağı, diğer bir deyişle ipek yolunun diger bir bağlantısı olan Mekke şehri aynı zamanda kervancıların konaklama yeriydi. Kervan ticareti ile elde edilen gelirlerin yanında, Kabe’ye putlarını ziyaret etmek için gelen hacılardan da büyük gelirler elde edilmekteydi. İşte bu kazancın ve gelirlerin paylaşımı büyük kabileler arasında kanlı çarpışmalara neden oluyordu. Kabilelerin kavğalarının başında: var olan varlık ve ticaret gelirleri ve ondan elde edilen gelirleri paylaşma gibi nedenler yatmaktaydı. Bu gelir kapılarını eline geçirmek isteyen Kureyş ve Haşimi kabileleri bunlardan bazılarıydı. Mekkenin ticaretini ele geçirmek, Kabe’nin korunması ve hacılardan elde edilen gelirlerin paylaşımı huzursuzlukların ve kabileler arasındaki savaşların tek nedeniydi. O dönemlerde varlıklı zenğin aileler tanrıları olarak kabul edip değer verdikleri putlarını Kabe’de saklarlardı. Mekke büyük bir ticaret merkezi olmasının dışında, aynı zamanda bu yönüylede bedevilerin çok tanrılı putlarını topla dıkları kutsal bir merkezdi

Arabistan’da yaşayan bütün kabilelerin kendilerine göre çok tanrılı dinleri ve bunlara ait her kabilenin, İnançları farklı da olsa putları vardı. Çünkü din ve inanç denilince onların ilk algıladıkları putlardı. Muhammed’in ceddi olan Kureyş kabilesinin en kutsal olan Lat, Uzza ve Menat adlarında putları yani tanrıları vardı. Bunların en büyüyğü ise; Hubel denen tanrılarıydı.

Dinler genellikle insanların yaşam biçimlerinin değiştiği, toplumların kötüye doğru gittiği, bireylerin umutsuzluga düştüğü ve kurtuluşları için her çareye baş vurdukları zamanlarda ortaya çıktığı görülmektedir. Peki Mekke’de çok tanrılı dinler ve çeşitli inaçlara mahsus o kadar çok put varken, neden islâmiyet ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed. ? Onun için hep Mekke’den söz edip durduk. Çünkü Mekke denilince akıla (usa) islâmiyet gelir; çünkü orası Hz. İbrahim’i unutturtup Hz. Muhammed adı ile özdeşmiş gibidir. Çünkü islâm onunla orada filizlenmeye başlamıştır .

İslâm öncesi çağa cahiliye çağı denilir. ( Burada parentez içinde tekrar belirtmek gerekiyor. Cahiliye çağı, dünya ve bölge için değil  sadece  Arabistan sınırları  içinde  yaşayan halk içindir.) Çeşitli  araştırmacı  ve  yazarların  eski  tarihcilerden yaptıkları alıntılardan anlaşıldığına göre Arabistan’da cahiliye dönemin de; sulh ve sukünetten uzak, nizamsızlık, bilğisizlik, taşkınlık, gazabi  sefahat,  vahşet  ve  barbarlık hat sefaya çıkmıştı. İnsan ve toplumlar gerek kitaplı gerek kitapsız olsun, kurtarıcı olarak bu  dinlere  sahip  çıkıp  ondan çare  beklemişlerdir. İşte bu  olumsuzlukların  ve  kargağaların  yaşandığı Arabistan’da da İslâm adında Hz. Muhammed’in yaydığı müslümanlık dinide bu nedenlerden dolayı ortaya çıktı. O yıllarda yalınız Arabistan’da, Arap çöllerinde değil bütün dünyada bir huzursuzluk yaşanmaktaydı. Savaşlar haksızlıklar, zülümler, maddecilik almış yürümüştü. Manevi hayattan zevk alanlar bu gidişata karşı dünyadan ellerini ve eteklerini çekmişlerdi. Yalınız kendi  kurtuluşlarını düşünür olmuşlar, mevcut dinleri onlara ve diğerlerine yön vermede yetersiz kalmıştı.

Arabistan’da  yaşanan  kargaşa  ve  savaşlar, insanların  öldürülmeleri, köle  ticaretinin artması, yoksul  kesmin daha da yoksullaşması, zengin sermayesinin artması, sınıfsal çelişkilerin son hattına  ulaşması  sonucu,  insanlarda ortaya çıkan bunalım, bir arayışa  bir  kurtuluşa, bir  öndere  gereksimin  olduğunu  ortaya  koymuştu. Bu  koşullarda  ortaya  çıkan  Hz. Muhammed  Arabistan’ın  ekonomik, sosyal, dinsel, tarihsel, kültürel koşullarını iyi gözlemlemiş, birikimi ve yaşamını tica- retten kazandığı tüm servetini bu yola koymuştu. Biliyorduki bu işi başaracak, biliyordu ki , insanlar yıkılmış gururlarından kişilik arayışına dönecekler, biliyordu ki, bu ülkenin yoksul kesimi arayışını sürdürüyordu. İşte İslamiyet bu koşullar altında ortaya çıktı.

Hz. Muhammed Kur’an’ı sadece bir din kitabı gibi değil, aynı zamanda hem kendi partisinin tüzüğü, hemde Arap - İslam dev letinin “Anayasa, Temel Yasalar „ toplamı olarak ortaya  koyarak, bunun başlangıcı olan 47 maddelik Medine Devleti İslam Anayasası ile tek hiyaraşili bir örgütlenme (tek Allah, tek  Peygamber)  fikriyle  Medine  devletinin  temelini  atıyor.(*) (Sadık Albayrak, age, s.156 ) Muhammed’in kurduğu bu devletin biçimi tahakküm içerikli olup, tartışılmaz ve üzerine söz edilmesi, yasaktır. ( Tahakküm = mutlak itaat- boyun eğme) Bu devletle ilğili Kur’an’da Ali İmran, Nisa, Enfal, Bakara,  Feth  sürelerin- de Allah ve Peygambere itaat edilmesi istenmektedir. Burada Allah devlet yerine konulup, onun elçisine kesinlikle biat şart koşulur. Bu iki isim üzerinde tartışılmaz. İslâm devleti teokratiktir .(*) (Çetin Özerk, age, s.238) tek  bir otoriteyi  kabul eder. Eğemenlik sadece Allah’tadır ( (*) Ali imran süresi 89, mu’minin 84 - 85, lokman 26, Casiye 37, Hadid 10, süreleri). O yerle- rin ve göklerin hakimi ve sahibidir. Bu eğemenlik Kur’anda’da „“ mülk „ olarak ifade  edilmektedir. Varlığı  zorunlu  devletin sahibi de Allah’tır. İslam devletiyse “İslam kurallarına göre yönetmek, ibadeti sağlamak, dinsizliği cezalandırmak, mal -can ve namus (özel mülkiyet ) güvenliğini sağlamak, adaleti gerçekleştirmek, cihat açmak için varlıgı zorunlu bir erktir.

PEKİ  KİMDİR  BU  Hz. MUHAMMED ?
Araştırmacı ve tarihciler Muhammed’in nesebini ( soyağacını - seceresini ) şöyle açıklamaktadırlar:
“ Hz. Muhamed, babası Abdullah,  babası  Abdulmuttalip,  babası Haşim, babası  Abd Menaf,  babası  Kusayy,  babası Kilab, babası Mürre, babası Kaab, babası  Lüeyy,  babası Gaalib,  babası Fihr,  babası Malik,  babası Nadr,  babası Kinane, babası Huzeyme, babası Mudrike, babası İlyas, babası Nadr, babası Kinane, babası Huzeyle, babası Mudrike, babası İlyas, babası Mudar, babas Maad, babası Adnan, babası Uded, babası Mukavvim,  babası Nahur,  babası Teyrah,  babası  Yarub,  babası Nabit, babası İsmail ve babası İbrahim... Aleyhiselam (İbrahim Peyganber) olarak  bildirirlerken ;  Tırmizi  Hz. Muhammed’in kendi ağzından : “ Allah,  Hz. İbrahim’in evladından  Hz. İsmail’i,  Hz. İsmail’ in  evlâdından  Ki-nane’ i,  Kinane’nin evladından Kureyş’i , Kureyş’in  evlâdından  Haşimileri,  Haşimiler  içinde de beni  süzüp - eleyip  seçti  dediğini  yazmaktadır. ( Tırmizi Menakıb (*))

Hz. Muhammed Milâtdan sonra yani İsa’nın doğumundan sonra 571  yılında  Mekke’de  dünyaya  geldi. Haşimi  kaviminden Abdül-mütalib b. Haşim ‘in torunu ve Abdullahın oğludur. Arabcada  adı  pek  övülen anlamında olan Muhammed, babasının ölümünden kısa bir süre sonra dünyaya geldi. O nedenle amcası Abutalib ( Hz. Ali’nin babası ) onu yanına alıp büyüttü. Zeki ve çok yetenekli olan Muhammed, amcasına fazla yük olmamak için Mekke’nin çok zenginlerinden olan Hatice’nin yanında iş bulup çalışmaya başladı. Genç delikanlı Muhammed’den çok memun kalan Hatice onu kervanlarının başında çeşitli  böl- ğe- lere ticarete gönderdi. Bu bölğelerde çeşitli toplum ve insanlarla karşılaştı. Onları dinleyip, onların yaşamlarını  yerinde görüp din  ve  inançları hakkında ( Hristıyan rahip Bahira gibi) bili sahibi  oldu. Bu  bilğiler  ışıgında  düşün  dünyasında  yeni ufuklar açtı. İlk  tanrı  kavramını  ve diğer peygamberler ve dinler konusunu Bahira’da öğrendi. Dünya görüş ve düşünceleri genişleyen Muhammed’in  yeteneklerinden  ve  kişiliğinden  dul  olan  patronu  Hatice  ondan etkiledi ve ona evlenme teklifi yaptı. Zaten faki r ve  çocukluğu  yoksullukla geçmiş olan Muhammed geçmişini düşünerek  25  yaşındayken  kendisinden oldukca yaşlı olmasına karşın Hatice ile evlendi.

Hz. Muhammed küçüklüğünden beri  çok  düzenli  hareket  eden, dürüst, devamlı  büyüklerle  oturup kalkmasını, onlarla iyi ilişkiler kurmasını bilen o yönü ile de çevresinde dostlarının artmasına neden olan  bir karekter sahibiydi. 40 yaşına gelene kadar sözü geçen  kişilerle dostluk  kurması  onu  sözü  dinlenir hale getirmişti. Geçim sıkıntısı  olmayan  Muhammed  Hıra dağındaki bir mağaraya sık sık gidip gelmeye başladı. Orada tanrının kendisine cebrail vasıtası ile Peygamber olduğu bildi- rildi ve kendisine gelen peygamberlik aynı zamanda Müslümanlık diniydi. İlk olarak karısı Hatice, ardından amcasının oğlu Ali ve kendi kölesi Zeyd müslüman oldular.

“Asr-ı saadet „ diğer adıyla  Mutluluk  çağı  İslâm’ ın  ilk  yayılış  dönemine  rastlayan,  Hz.  Muhammed’ in  gerçekleştirdiği toplum sal - siyasal devrimin yaşandığı döneme verilen addır. Diğer yandan bu dönem yani Asr-ı saadet dönemi açık olarak söylenmesi  gerekirse  Mekke  ve  Medine  başta  Arabistan’da  sivil  toplumun  yerini feodal toplumun ve bunun zorunlu bir kurumu olan devletin esas olarak zor ve cebir yoluyla  alınmasını  ifade  eder. (Devletsiz  İslam, İstişare  Yayınları, 2. baskı 1992, s.5-6) (*) Belirli kuralları olan İslâmiyetin insanlık  boyu sürdürülmesi zorunluğu vardır. Meselâ; İslâmın beş şartı gibi. Bu ve bu gibi kavram ve uyulması gereken şartlar gerek  Kuranı Kerim’de  gerekse  Hz. Muhammed’in  oturup  kalktığı  yer- lerde yaptığı konuşmalarında ( Hadislerinde ) verdiği örnekler ve konuş maları  şeriât devletinin yasalarını belirirtilmiştir.

İslâm dini ;  toplum  ve  bireylerin  yönlendirilmesini,   biçimlendirilmesini  Allah  adına  onun  yasaları  olarak  belirleyen  bir sistemdir. Allahın kitabı olan Kuran-ı Kerim yönetimini şeriat hükümlerine bağlanmıştır. Gönüle değil kılıç korkusu (zoru) ile islâmiyet başta Arabistan olmak üzere bütün  islâm  ülkelerinde,  yaşayan  insanları  müslümanlaştırmak  binlerce  kişinin ölümüne neden  olmuştur. Çünkü hür  ve  özgür  olarak  yaşamaya  alışık  olan  insanlar, toplumlar  şeriat  (Allah’ın yasası) yasaları adına çeşitli nedenler gösterilerek, yaşamlarının kısıtlanmasına ve baskı  altına  alınmalarına  karşı  koymuşlardı.

Mekke’de ticaret öylesine gelişmişti ki kadınlar ticaretin yönlendirilmesinde ön saflarda yer almaktaydılar, fakat Medine’- de durum  tam  aksine halkı  tarım  yaparak geçimlerini sağlamaktaydılar ve halkın gelir düzeyi oldukca düşüktü. Burada yaşayan Kureyşlilerin haricindeki halk sık sık birbiriyle kavga etmekteydi. Hz. Muhammed’in bu duruma bir çare bulması için Medine’ ye davet edilir. Muhammed bu soruna bir çare bulur ; fakat fakir halkın halleri içler acısıdır. Mekke yönetimin Ebu Talib’den sonra Emevilerden Ebu Süfyan’a geçmişti. Mekke yönetiminde bulunan zenğin kimseler bu yeni  dine  karşı çıkarlarken, yakın arkadaşlarından Ebu Bekir, ardından Ömer, hele  Osman  gibi  zenğin  birisinin de  müslümanlığı  kabul etmesi ve fakir halkında etrafında toplanmasıyla gücünü artırdı. Aynı  soydan  olmalarına  karşın  Ebu Süfyan  ise  yıllarca Muhammed ve onun aile etrafına ve inanalara savaşarak kan kusturdu. Medine’lilere göre ise Muhammed tanrı tarafından görevlendirilen bir kişi olmaktan ziyade, kendi iç çatışmalarına hakim olabilen aklı başında, güçlü bir kişi olarak, İslamı ise bir din olarak değilde, güvenlik ve disiplin vaad eden bir sistem olarak görmekteydiler.

23  kez  evlilik yapan Hz. Muhammed’in hiç bir oğlan evladı olmamış ve olanlarda yaşamamıştır. Onun nesli ilk kızı Fatıma’- nın Hz. Ali ile evliliğinden dünyaya gelen çocuklarıdır. Bunlarda daha sonra Ebu Süfyan zihniyetli, Emevi ve Abbasi azmanla- rı tarafında yok edilmişlerdir. Hz. Muhammed  müslümanlığı  yaydıktan  sonra, onlara  kutsal  bir  kitap ( Kur’anı Kerim ) ve arkasından yıllarca sürecek bir kavganın temel taşlarını emanet etmiştir. Çünkü kendisinin ölümünden  sonra  müslüman- ların başına kimin geçip yöneteceği hakkında ölene kadar bir şey yapmamıştı. Yol  gösterici  Muhammed  ileride  doğacak kanlı olayları önleyecek çözümünü sağlığında halletmeden 632 yılında yaşamını yitirdi. Hasta yatağındaki vasiyetide fırsat düşkünleri  tarafından  dikkate alınmayarak yıllarca sürecek kanlı halifelik, savaşları  başlamış  ve  bu  savaşlarda  başta kendi neslinin yok olmasına neden olmuştur.

Hz. Muhammed’in vasiyeti üzerine halifelik amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı olan İslâmiyeti yaymak için çepheden cepheye koşan Ali’ye verilmesini istemesine  rağmen  onu  dikkate  almıyarak,  başta kendi karısı Aişe (Ayşe) olmak üzere kendi aralarında Ebu Bekir Hz. Peygamberin henüz cenazesi defnedilmeden halife  olarak  seçildi. Sonra,  Ömer,  ardından Osman ve daha sonrada Hz. Ali Halife olarak göreve geldi. Fakat Peygamberin  ölümünden  sonra  halkın  büyük  bir  kısmı Ali’nin halife olmasını istemekteydi. Çünkü  Ali halkın  yanında  onlarla  içli  dışlı  olmuş, onları sevip, değer veren bir kişiydi. Sırf halifelik gibi bir makam içinde kimsenin kanının dökülmesini istemiyor sadece geriden onları takip ediyordu.

III. Halife Osman’ın bir süikast sonuncu öldürülmesinden sonra IV. Halife olarak Hz. Ali 24 haziran 656 yılında seçildi. Fakat Ali’nin başa  geçmesine çeşitli  entirikalar çeviren, vurgun , soygun  ve  talanla  meşğül  olan  Emeviler  ile  Aişe,  Talha  ve Zübeyr bir türlü içlerine sindirememişti. Çünkü Ali hak ve adalet yanlısı bir kişi olarak tanınmaktaydı. Ali önce ilk üç kişinin birliklerini yendikten sonra Peygamber ailesine ( Ehli Beatine ) düşman olan Muaviye’nin üzerine yürüdü. 110 gün süren bir savaşta tam sonuç alacaktıkı, Muaviye bir kurnazlık düşünerek Kuranı kerimin nüshalarını askerlerinin kılıç ve mızrakları- nın ucuna taktırarak Hz. Ali’ye karşı yürüdü. Hz. Ali Kur’ana karşı gelip kılıç çekilemez diyerek savaşı durdurup, Muaviye ile 657 yılında barışa oturdu. Muaviye barışda uzlaştırmak için Abu Musa I’-Aşari’yi Hz. Ali’nin istemeyip karşı çıkmasına karşı davet etti. Barış masasında istenmeyen olaylar cereyan etti. Savaşın nedeni saptırılarak, masada Hz. Ali kendisinden önce halife olan Osman’ı öldürtmekle suçlandı  ve halifeliğin  Hz. Ali’den alındığını  ve Sıffın  savaşınında  bunun  için  yapıldığı, bu savaşta Muaviye’nin haklı olduğu ilân edildi. Savaşı kazandığı halde kayıp ettirilen Hz. Ali şaşkına döndü.

Taraftarları savaşın sürmesini istediler. Fakat Hz. Ali soğukkanlılığını sürdürerek  savaşın  devam  etmesini  kabu l etmedi. Buna bir anlam veremeyen taraftarlarından sonradan  hariciler olarak  adlandırılan  sayıları  dört bin  kadar olduğu tahmin edilen kişiler Hz. Ali’ye kızarak haklı olarak isyan  ettiler. Hz. Ali’de  Küfe’ye  giderek  orada  halifelik  makamına  oturup, İlk olarak “ Divanı -ül Mezalim „ adında Emevilerin baskı ve zülümlerinden bıkan halk için bir divan kurup onları koruma altına aldı. Hz. Ali müslümanları Küfe’den yönetmeye çalıştı fakat; İslâm devleti  ve şeriat  düzen i ile  yönetilen  bir devlet yönetim sistemine karşı olan, hele evelî düşmanlarından Haşimilerin devam  edecek  olan ebedi değişmez sistemlerine karşıı olan Emevî Muaviye Hz. Ali’ nin halifeliğini hiç bir zaman tanımadı ve onun ferine Şam’da bir halife gibi oturup idare etti. Bu arada Hz. Ali’de  camide  namaz  kılarken  661  yılında  İbn Mülcem  adındaki  katile  zehirli  bir  kılıcla  öldürtüldü. Bu  olay  yıllarca bitmeyen  vede  bitmeyecek  olaylarında  başlanğıcı  oldu. İslâmiyeti yaymak için yıllarını veren ve savaşlarda taraftarlarına kırmızı  taç  giydiren  Hz. Ali’nin  askerleri  Kızılbaşlar , onun  soyundan  (sülbünden) gelenler  ve  onun davasını güdenlerde Alevîler olarak adlandırıldılar. Hz. Ali  eski Arap  geleneklerini  ve  İslâm  öncesi  kabile  demokrasisini  savunmaktaydı.  Hal böyle olunca, Ali ile Muaviyenin çatışmasının temelinde sınıf ve çıkar çatışmasının yattığı açıktı.

Zengin Emevilerin çıkarları için zora ve şiddete baş vuran, onları  ezen bir  sınıf  aristokrasisinin önderliğini yapan oldukca zengin, iktidarı elinde tutan Muaviyeve  taraftarları  sünnî  olarak  tanımlandırılırken, fakir  halk  tabakasını oluş turan Ali ve taraftarları ise Alevîler olarak sınıflandırılmışlardı. Ne garipdir ki  Arapların  kendi  arasındaki  bu  savaş ( ayrımcılık ) günü- müze kadar süre gelmekle kalmamış, arapların kendi iç sorunları, bütün  dünyada binlerce  insanın  bu  lüzümsuz  mesele için ölmeleri için bir neden olmuştur. “Tıpkı iktidarı elinde bulunduran  Osmanlı devletinin sınırları içinde yaşayan Alevîlere uyguladığı katliamlar gibi. 1509 yılında  Istanbul’da  büyük  bir  deprem  olmuş ve bu depremde 1610 ev ile 100 civarındada cami  yıkılmıştır. Bu  konu üzerine sarayda vezirlerini toplayan Padişah Beyazıt onlara; “ O  kadar  çok  haksızlık  ve  zülum yaptınızki, ezilenlerin şikayeti göğe, arşa yükseldi’’ demektedir. „ Yani katlettiğiniz Alevilerin ahı tuttu demektedir.

Dedeleri Hz. Muhammed’in yolunu sürdürmek isteyen Hz. Ali’nin oğullarından Hasan, Muaviye tarafından  karısına  zehirlet- tirilerek öldürülürken Hüseyin  Kerbalada  Muaviyenin oğlu  Yezit  tarafından  başı  kesilerek  katledildi. Diğer  imamlar  ise, Emevi diktatörü Ebu Süfyan oğlu  Muaviye ve torunu Yezit tarafından vahşice yok edildiler. Halktan, kardeşlikten  ve  eşitlik- ten yana olanların aynı saflarda birleşerek oluşturdukları Muaviye ve Yezid diktatörü karşıtı bu kimseler, İslâmı kötü yönde kullanan ve kendi çıkarları için değiştiren kesime savaş açtılar.

Aleviler ve Kızılbaşlar diye adlandırılan bu inanç gurupları arasındaki savaş bir Arabistan’la sınırlı kalmayıp, Osmanlı devle- tinde olduğu gibi, islâmiyeti kabul eden diğer bütün ülkelerdeki kanlı yönetim ve baskıcı kötü idarecilere karşı bir direnişin- de sembolü olmuştur. Alevilik gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Devleti döneminde  yoksul  halk  kitlelerinin  saraya  karşı başlatıkları  bir  halk  muhallefetinin  idolojisi  olduğu  görülmektedir. O  dönemde  isyanın (isyanların) adı Celalilik, Alevîlik, Alevîliğin ilk çağrıştırdığı ise; dinsel veya inanç ayrılığı değil, halk isyanı olarak alğılanıyordu.

İslamiyetin Türkler arasında yayılışı :