Semah Dönenler :
Köy Camisi :
Doğum ile ilğili inanmalar :
Ölüm ile ilğili inanmalar :
Gökyüzü ile ilğili inanmalar :
Günler ile ilğili inanmalar :
Hayvanlar ile ilğili inanmalar :
Bitkiler ile ilğili inanmalar :
Nazar ile ilğili inanmalar :
Kaynaklar

İslamiyetin Türkler arasında yayılışı :

Ortaasya  topraklarında  hızla  artan  Türk nüfusu, artık  yaşadıkları  bölğeler e sığımamaya  başladı. Kabuğunu  yarıp,  açılarak genişleme  sürecini  başlatmaktan başka  çareleri olmayan Türk boylarının beğ ve Hanları , halkının refahı için siyasi ve askeri olarak yeni stratejiler belirlemeleri  gerekmekteydi. Bu  politikalardan  biri  istilâ  ettikleri  küçük  devletleri  birleştirerek  (ihlâk ederek) büyük imparatorluklar kurup batıya doğru yayılmaya çalışırlarken Arap yarımadasında bazı  kıpırdanmalar başlamıştı. Yaşadıkları coğrafi bölğelerin güneyinde yani bugün Arap ülkelerinin bulunduğu bölgelerdede eski din ve  inançlar  yayılmış  ve insanlar kendilerine göre başka tanrılar edinmişti.

Arap yarımadası ve çevresinde insanlar her tanrının bir putunu ( küçük heykelini ) yapıp ona tapmaktaydılar. Arapistan’da eski hikâye ve masal kitaplarındaki adı ile Kenan elinde yaşam; kadınları, küçük kızların ve fakir halk çocuklarının esir pazarlarında köle olarak satılmasından tutun, insanlık dışı bütün muameleler günlük yaşam haline  gelmişti. Bunu  farkeden  ve  bu  vahşete son vermek isteyen Abdullah oğlu Amine’den - (Emine’den) doğan Muhammed  kırk   yaşında iken  kendisine  vahi  geldiğini  ve Allah’ın kendisini peygamber olarak atadığını söyledi. Araplar arasında ve bilhassa  put satarak ticaret yapan kişiler ve  tarafın- dan bu pek iyi karşılanmadı. Ama Hz. Muhammed kendisine gelen en son kutsal  kıtabın  Kur’an  olduğunu  ve  kendisininde  en son  Peygamber  olduğunu  her  yerde,  her  cemaatte söz  edip,  gelen  ayetleri  Mekke  halkına  açıkladı. Arab’ların  bilhassa kadınlara karşı  kötü  muamelesine ve  yeni doğan kız çocuklarının diri diri çölün kızgın kumlarına  gömerek  öldürmelerine  karşı  çok  iyi oldu.

Hz. Muhammed kendisine geldiğini bildirdiği islâm dinini yayması pek kolay olmadı. Bunun için bizat kendisi kurduğu ordusunun başında 25 defa savaşa girerek zorla insanları İslamiyeti kabul etmeye zorladı. Kabul etmemeyen başta Yahudiler olmak üzere bütün milletler ve kavimlerle savaşmaktan hiç bir zaman çekinmedi. Hz. Muhammet  zenğin olan karısı  Hatice  ile  evlendikten sonra  tüccarlık  yapıp ,  develerle  çeşitli  ülkelerden aldığı malları  satarak  geçimini  sağlamaktaydı. O  ülkelerede  Arap mallarını  götürüp  pazarlayan ,  bu  yüzden  çok  yer  yurt  gezmiş  tercübeli  ve  çok  zeki  birisidir. Hatta gittiği  bazı  yerlerde  Türkmen çadırlarına konuk olmuştur. Araştırmacı ve yazarlar  Hz. Muhammed’in  okumuş  yazmışlığı  olmadığını  söyleselerde ;  söylenenler, duydukları  hiç bir zaman hafızasından çıkmayan  biridir. Henüz  islamiyeti  ilân  etmeden  öncede   Türkler  hakkında  gittiği  çeşitli   yerlerde  sözler  edip  nasihatlarda bulunarak ; kuzeyden  gelecek  Türk’lerin  kendi  milleti  olan Arab' lar için en büyük düşman  olacağını açıkca söylemiş. 

İşte Peyganberimiz  olan  Hz. Muhammed’in  böyle meclislerde söylediği  bir kaç  hadîsten  örnekler. Ebû Hüreyre’nin  rivâyetine göre  Muhammed  Türk’ler  için “ küfürün  başı şark tarafındadır„ der. Yine  ayni  kişye  göre “ Kıyâmet  kopmazki  siz  Arap’ lar, burunları  basık,  gözleri  küçük,  yüzleri  deri   üstüne  kaplanmış,  kalkanlar  gibi  kalın etli,  ayaklarıda  yün keçe çarık halklarla muharebe etmedikce kıyamet kopmayacaktır„ diye devam eden hadîsleri vardır.

Zeyneb bin Cahş’ın rivâyetine dayalı bir hadîs vardırki bundada Hz. Muhammed “ Vukuu yaklaşan bir şer’den, büyük bir fitneden dolayı vay Arap’ın haline ? Bugün  Ye’cûc  ve  Me’cûd  seddinden şunun gibi  bir delik  açıldı„ der. Abdullah İbn-î  Ömer’in  rivâyet ettiği ne görede; yine Muhammed Türkler için ‘ İyi  bilinizki  fitne işte  buradadır, şeytanın boynuzunun doğdugu yerde (yani doğu yönünde) der. Bizim Diyânet İşleri başkanlığı ise bunu “ Peygamber  efendimizin  irtihalinden sonra  zuhur eden  fitnelerin hepsi şark tarafından zuhur etmiş bulunduğundan bu  haber Resullûllahın  mu’cizelerinden  sayılır „ diye  yorumlarken ; bu  insanların kendi ataları olduğunu inkâr eder. Ebû Saîd  Hudrî ’nin  bir  rivaytinde “ Size  müjdeler olsun, sizden bir  kişiye mukabil Ye’cûc ve Me’cûc’dan bin kişi cehenneme gönderilecektir.„der. Her oturup kalkmasında Türk’leri en büyük düşman görüp; onları düşman ilân  eden  Hz. Muhammed’in  eşrafından  sonrada  Kur’ana  bazı  ayetler  koyulmuştur. Muhammed  yine  Türk’leri  kastederek “ doğunun bu vahşi ve fesad insanlarına karşı hazırlıklı olun „ çağrıları yapar. ( Bkz . Kur’anın Kehf Sûre-sinin 83 - 102 ve Enbiyâ Sûresinin 96 cı ayetleri.)

Hz. Muhammed’in asıl korkusu Ortaasya’dan batıya  ve  güneye doğru hızla yayılıp genişlemekte olan Türk boylarının Arap’ların yaşadıkları ülkeleri ele geçirerek, eğemenliği  altına  almaları ve Arap milliyetciliğinin ortadan kalkacağıdır. İkinci bir düşüncesi ise; geniş bir nüfusa ve teşkilâtlı bir orduya sahip olan Türk’leri müslüman ederek, onların sayesinde dinini ve düşüncelerini bu vesile ile dahada genişletmek ve hızla  yaymaktır. İleridede  göreceğimiz  gibi  bu düşüncesindede  haklı  çıkmıştı. Kültür düzeyi düşük, fakir halk  arasından  müslüman  olan  Arap’lara  Türk’leri  aşağılayıcı  ve  kötüleyen  sözlerinin  asıl  nedenini şu iddaya dayandırır. Hz. Nuh’un  Sâm,  Hâm,  ve  Yafis  adlarında  üç  oğlu  vardır.

Sâm : Arap’ların - Yahudi’lerin - Acem’lerin ve Rum’ların atasıdır.
Hâm : Zencilerin - Habeşîlerin ve Nubî’lerin atasıdır. Babasını emirlerine uymadığı için ceza olarak cildi simsiyah kesilmiş.
Yafis : Nuh’un üçüncü oğlu olup; Hazer’in - Sakalibe’nin ve Ye’cûc –Me’cûc’un babasıdır ki sondakiler Türk’lerin atasıdır.

Ye’cûc - Me’cûc kur’anı Kerimde küçük yaratıklar olarak vasıflandırılmış olup, burada görüldüğü gibi Türk’ler anlamına gelmek- tedir. Kur’anı Kerimin Kehf Sûresinin 83 - 102 ve Enbiya Sûresinin 96 cı ayetlerinde sıkca geçer. Bu  ayetlerde anlaşılacağı  üze- re Türk’ler kötülenir ve düşman olarak hedef  gösterilir. Bazı  aklı  selim  tanınmış Abû’l Bekâ al  Demîrî , (Hayat al- hayavân adlı kitabında) al - Balkî  (Evrenin  yaratılışı  kitabında) Arap  yazarları  Asım  Efendi’nin  (Okyonus), Ahterî  Mustafa Efendi’nin (Ahterî - Kebir), Buharî’nin Kitabı- Chad ve Kitab-ı Menakib, Müslim’in Kitab-ı Fitan adlı eserlerinde kura’anda adı  geçen  bu  kelimelerin manasının Türk’ler  olduğu  ve Türk’ler  için  söylendiğini  açıkca  vurgulamalarına  karşın, Kaşgarlı  Mahmut, Türk’ler  için  değil derken, bizim en yetkil i ve  resmi  makamımız  olan  Diyânet İşleri Başkanlığı ise başka bir yorum yaparak Yafis’ in oğullarından olan Türk kardeşleri olan Ye’cûc - Me’cûc’dan ayrılarak  Türkistan’da  devlet  kuran  bir  soydur. Yafis’in  oğlu Türk’ün oğlu Oğuz olup, Oğuz ile birleşince Türk’ler Uygurları oluşturmuştur.

Mekadonya kralı Büyük İskender doğuya açıldığında güya Türk’ler orada Ye’cûc - Me’cûc adında bir  kavin  yaşadığını  ve  onlar- dan zarar gördüklerini söyleyip, önlem almaları  için  İskender’den  yardım  istemişler. Bunun üzerine Büyük  İskender aynı  mil- letten olan insanlar arasına, büyük bir duvar yani  set çekmiş. Demek oluyorki aynı kandan kardeşler bir başkasının yardımı ile birbirini görmeyecek şekilde bulaşıcı hastalık  taşıyan marazlı bir milletmiş veya o kadar vahşi insanlarmış gibi aşağılayıp, kötü lemektedirler. Bence Arap milliyetcisi  Türk  düşmanlarının, Türk’leri  değerlendirmesiyle kutsal olan asıl İslâm dinini, Arap’ların dili , örf, adet ve yaşantılarıyle bağdaştırarak kutsallaştıran  bizim Diyânetinde hiç bir  farkı yoktur. Arap Milliyetciliğine dayalı bu inaç ve düşünce yapısı 600 yıl  boyunca  Osmanlı  İmparatorluğu   zamanındada  Anadolu Türk’lerinin  kendi  ülkelerinde  çeşitli baskı, işkence ve kırıma uğramalarınada neden olmuştur.Hz. Muhammed öldükten sonra, hadîslerinde yer alan Türk’lerle ilğili bütün sözleri onun ümmeti tarafından 12 yıl  sonra  uyğulamaya sokulmuş, sözü edilen düşman saldırılarını durdurmak için, ilk saldırılar 652 yılında Halife Ömer zamanında başlatılmıştır. Ömer ordularına Turan ile İranı ayıran sınır durumunda olan Ceyhun ırmağını geçmemeleri için emir vermiş fakat; orduları onu dinlemeyip Hazar Hanlığı sınırlarına dayanmışlardır.Ceyhun ırmagının bir adıda “Amuderya„ dır. Arap’ların  buraya  gelmesiyle Maveraünnehr adını vermişler. ( Kaşgarlı Mahmut Çayırardı diye yazar.) Aynı zamanda buralar Türkeli, Türk yurdu diyede bilinir. O bölğenin doğusunda Türkçe konuşan ve 5.yy. da geliporaya  yerleşen  Şul (Çöl) Türk’leri   adı verilen  göçebeler ve  batısında Farsca  konuşan  halklar  yaşar. Taberi  Şul  Türkleri  ile  Arap’ ların  639 yılında  karşılaştıklarını  ve  bir  anlaşma  yaptıklarını  yazar. 714  yılında   Arap’lar  Cürcan’ a  ikinci  bir  akın  yapmışlar  ve  bu  saldırılarda  Cürcan  ve  Dihistan  gibi  Şul  şehirleri   ve  kaleleri  ganimetleri  ile  bu  savaşta  Arap' ların eline  geçmiştir. Savaş  sonrası  Mecusi  inancına  sahip  olan Şul  Bey’leri canlarından korktuğundan Medine’ye giderek Peygamber’in mezarı  başında  and  içip Müslüman  olduklarını  açıkladılar. Halife  Osman  ve  ondan  sonra  gelen  Hz. Ali  zamanında Türk  illerine  saldırılar  durdu  fakat  Muaviye’ nin  Arap  imparatorluğunun başına geçmesi ile saldırılar yoğunlaştı. Bu  saldırılarda  şimdiki  Afganistan  sınırları   içindeki  çok  zenğin  yer  altı  kaynakları  olan  Belh  şehri Arapların eline geçti. Fakat  Toharistan’daki  Karluk  Türk’leri  Arap’lara  karşı  savaşı  sürdürdü.

Buradaki Budis olan Karluk Türkü  büyük  direniş  gösterdiler. Araplar  islama  karşı  olan  bu  direnişi  kırmak  için  kimi  zaman Budisleride ehli kitap saydıklarını,  hileleriyle  onları  kandırma  yollarınıda denediler. Karlukların başlarındaki Nezak Tarhan adlı kişi, Arap’lara karşı Toharistan  ve Horasan Türk’lerini  örğütlesede, Merv şehrininde Arap’ların eline geçti. Hicretin 32 ci yılında yani M. S 653 yılında Hazar bölğesindeki  Türk’lere  karşı  Arap  saldırıları  başladı.  Daha  sonra  Kuteybe  ve  Haccac  adlı insan azmanları; ordusu ile Ortaasya içlerine kadar yayılarak Türk ülkelerini istila ettiler. Bir hayvanda dahi bulunmayan gaddarlığı ve hunharlığı ile tanınan Kuteybe, bu saldırılarda binlerce Türkü kılıçtan geçirip  zorla  müslüman  etmeye çalıştı. Dinlerinden  dön-  mek istemeyip direnen Talkan halkıda bunlardandır. Erdoğan  Aydın’ın “ Nasıl müslüman olduk „ adlı kitabında Talkan’da Arap’- ların serğilediği vahşeti ve  katliamdan  bahsederken  Talkan’a  giden  yolun  dört  fersah  (24 Kilometre)  mesafede  olan  kısmı asılan Türk’lerin cesetleriyle  korkunç bir orman görünümü oluşturmuştu „ diye yazmaktadır. Diğer taraftan Türk’lere karşı giri- şilen bu katliamı İslam’ın zaferi olarak görüp, değerlendiren Halife Velid, yaptıkları bu katliamdan dolayı katil Kuteybe’ye yazdığı mektupta şu sözler ile kutlar. “Müminlerin halifesi şüphesiz senin Müslümanların düşmanlarına (Türk’ler için kullanılıyor) karşı çetin mücadelelerinle verdiğin imtihanları ve cihadını bilmektedir. Müminlerin Halifesi senin şanını yükseltecek ve sana gerekli olan her şeyi yapacaktır. Harbetmeye (Savaşmaya) önem ver ve Rabbinin sevabını bekle. „ der.

Arap’lar  664  yılında savaşlarını o dönemde Kabil, Horasan, Gazne ve Sind  ırmağına  kadar  uzanan  bölgelerde; orada yaşayan Göktürk, Hâlâç ve Oğuz Türk boyları sürdürdüler. Bu Türk’ler Budis inancındaydılar. 9. yyda İran’lı  bir  Müslüman  öne  timindeki islâm orduları Budist olan  Türk Şahi  beylerini  savaşta  yenmeleriyle Ceyhun  ve  Sind  arasunda  yaşayan Türk  boylaru  islâmı seçmeye başladular. Türklerin  bir  kısmı İslâmiyeti Arap ordularının ganimetler getiren fütuhatlarını görüp, maddi düşüncelerle kabul ettiler ve Merv 691 yılında Horasan’ın  islâm  merkezi  oldu.  Fakat ;  Arapların  baskı  ve  işkenceleri  karşısında  halk artık dayanamaz hale geldi. Sık sık birbirleriyle gereksiz yere saltanat ve beylik savaşı veren Türk Bey’leri, bu büyük tehlike karşısın- da çekişmeleri  bırakıp  Asya  halkları  arasında  Araplar  yenilmez  kanısını  bir  yöndende  çürütmek  için  aralarındaki  kavğayı bırakıp birbiri ile dayanışmaya gitmek mecburiyetinde kaldılar. Çünkü Türk’lerin islâmiyeti kabul etmeleri, onlar için bir kurtuluş değil baskı ve işkencelerin ardından gelen ağır verği zülmüde  bunlara  eklendi. 694  yılında  tarihlere  adı  zalim  sanı  ile  geçen Haccac Arap’ların elinde olan Horasan ve Basra eyaletleri beyi  olarak  atandı. Haccac’ın  Arabistan’dan  getirilen  50.000 Arap’ı Horasan’ın önemli kent ve merkezlerine yerleştirip; Türk’leri müslümanlaştırıp, eriterek orada bir Arap milliyetciliğinin  yayılma- sı sevdasıyla yani asimilasiyonla işe başladı. Akabinde ilk işi arapcayı zorunlu dil  olarak  şart  koştu, ama  bu  arada  Türk’lerde boş durmadılar.

Arap  yayılmasını  hızlandırmaya  ve  asimilasyona  hız  veren Haccac’ın karşısına Türk Beyi  Rutbil  ordusuyla çıktı.  Bu  savaşta bozguna uğrayan Arap ordusu tam bir yıkıma uğradı ve  neye  uğradığına şaşırdı. Haccac  bir  anlaşma  yaparak  geri  çekilmek zorunda kaldı. 7 yıl verği alamıyan komutan  savaş  hiledir bahanesi  ile  699  yılında  Türk’ler  üzerine  güçlü  bir  ordu  ile  tekrar saldırdı. Çok şehir Arapların eline geçsede  direnişler sürdü. Bu  direniş  için  Arap  yazar Cahiz şöyle der: “ Türk, Horasan’lı gibi geri çekilmez:  Geri  çekilirse,  döndüğünde o, öldürücü  bir  zehir  ve  insanın  işini  bitiren  bir  ölüm olur. „ ( Zekeriya Kitapcı’nın kitabından.)  Harezm’de  Arap’lar  yine  insanlık  dışı  uyğulamalarını  sürdürdüler. Bu  bölğelerdeki  Türk  kentlerini  yağmalayıp, Harezem  aydınlarının  tümüyle  dört bin  Türk  gencini  öldürürlerken  çok sayıda  tutsakla geri dönerek bu esirleri pazarlarında sattılar. Arap’lar Türk ülkesinin küçük ve büyük kentlerini haraca bağlayıp yağmaladılar.

Fakat hiç bir zaman bu zülümlerine karşın planlarında başarılı olamadılar. Çünkü her yerde direnişler tekrar başladı ve aldıkları yerleri geri vermek mecburiyetinde kaldılar. Haccac 705 yılında Kuteybe’ yi Horasan’a vali olarak atadı. Kuteybe ordusu ile önce Belh ve Çağanyan bölğesine oradanda Buhara’ya 6 km uzaklıkta olan Baykente yöneldi. Çeşitli yerlerden gelen Türk savaşcılar Baykent’in yardımına koşmuşlarsada zalim Kuteybeye karşı başarılı olamayıp, onunla haraç karşılığı anlaşma yapmak mecbu- riyetinde kaldılar. Bu güçsüzlükten faydalanmasını bilen Kuteybe sözünde durmayarak görkemli ve zenğin şehirleri yağmalayıp, yakıp yıktı. Bu yetmiyormuş gibi eli silah  tutan  ne  kadar  savaşacak  genç  varsa  tümünü  öldürtüp, onların  boşalan  yerlerine Merv’den  getirdikleri  Arap  aileleri  oraya  yerleştirmişlerdir.(  Bugünkü  İsrail  devletinin  Filistin  toprakları  içeriside dışarıdan getirdiği Yahudileri yerleştirdiği gibi. )

Ön Asya’da başlayan Arap vahşeti herkesi kayğıya düşürdü ve bir  panik  başladı. Kutey’ benin  Ceyhun’u  geçtiği  ve  Buhara’ya saldıracağı haberi üzerine bütün boylar birleşdi ve savaşmak için cephe aldılar. Demirkapı’da yapılan ve aylarca süren savaşta Kuteybe’yi  Göktürk  ordusu  karşıladı. Büyük  Türk  Hanlarından  Külteğin   ve   Bilge Kağan’ın, Sogut  ve  Demirkapı  savaşlarını yönettiği söylenir. Bu çetin savaşta Kuteybe’nin Basra ile bağlantısı kesildi. Etrafı daraltılan Arap’ların kurtulmalarından ümitleri kesilmiş çaresizlik içinde camilerde dua edip dört ay gibi bir süre boyunca yalvarmaya başladılar; fakat talih yine onlara  güldü. Savaşın lehine döndüğünü gören Kuteybe yeniden Ceyhun ötesine saldırdı. Bu  saldırıları bekleyen Türk Prens  Song  ve  Ferga- nelilerden oluşan  yirmi bin kişilik  bir ordu  ile karşı koydular sada yenil mekten kurtulamadılar. Bu savaştada direnişe katıldığı söylenen herkes kılıçtan geçirildi. Diğer göz  dolduracak  savaşla ilğisi olmayan binlerce gençi köle pazarında satmak için kent halkından elli bin kişi alarak o Tuğşad’ı Buhara’ya vali olarak  atadıktan sonra elindeki esirler ile geri döndüler. Türk’ lerce  hain olarak ilan edilen Hatun’un  oğlu  Tuğşad  müslüman  oldu ve  doğan  oğlunun  adını  Kuteybe  koydu. Kendi  milleti  ile  zıt  düşen Tuğşad  halkı  Araplar  adına   müslüman  olmaya  zorladılar. Türk  kişiliğine  zorla  inancın benimsetemniyeceğini düşünen halk çaresizlikten kabul etmiş gibi gözüktüler, ama ata dinindende vaz geçmediler.

Kuteybe ordusu ile Buhara’yı terk ettikten sonra aldığı haber üzerine deliye döndü. Çünkü herkes eski dinine geri dönmüş ve bir isyan başlatmışlardı. Bunun üzerine geri dönen Kuteybe bu sefer savaş yerine ılımlı bir politika uyguladı. Yerli  halktan  evlerinin yarısını  müslüman  halka   vermelerini   buyurdu.  Böylece  onlardan  müslümanlık  öğrenecekler  hemde  kimin  ne  yaptıklarını denetleyeceklerdi. Nitekim bunda başarılı oldu ve yerli halk arasında islâmı yaydı. Çok  yere  mescitler  yaptırarak  halkı  şeriata uymaya mecbur bırakdı. Bundan başka halka ağır  verğiler  yükledi. Yılda  halifeye  200.000 Horasan valisine onbin dirhem vergi ödeyeceklerdi.  İlâveten  sonradan  getirilen  müslüman  halka  bağ,  bahçe  ve  tarla  vereceklerdi. Arap halka odun ve yakacak verecekler, buda  yetmiyormuş gibi  Arap askerin atlarına  yem sağlayacaklardı. Çok sayıda müslüman Arap’ın yerleştirildiği bu kentler zorla müslümanlaştırılmış oldu.( Fakat Emeviler Türk’ler  müslüman olsalar bile onlara tepeden bakarlar ve kendilerini onlardan üstün görürlerdi. Türk’lerni mallarını ve can larını kendilerine helal sayarlardı. Bundan başka  Araptan  başka  müslü- manlar Araplar  ile  eşit  sayılmaz, onları Arap’ların  kölesi gibi görürler di. Müslüman olan  bir Türk’ün  veya  İran’lının  peşinde namaz kılmaz, onlar ile gezmez ve evlenmezlerdi. Çünkü bu gibi şeyleri kendilerince sözüm ona, büyük Arap ırkına bir hakaret sayarlardı)

710 yılında Demirkapı geçidini geçip Türk illerine akın başlatan insan azmanı katil Kuteybe savaş ile bu sefer Talkan kentini ele geçirdi. Yukarıda mevzu edildiği gibi burada binlerce Türkü sıra sıra ağaçlara astılar. Bu korkunç vahşetten sonra Keş ve Nefes kentlerini ele geçirdiler. 711yılında Semerkant’a geri dönen Kuteybeye karşı koymak için  Semerkant  beyi  diğer Türk  beylikle- rinden yardım istedi. Bir araya gelen kuvvetlerle yine amansız bir dayanışma yapıldı. Fakat ; Arap’ların  sürekli  mancınık atışla- rına karşı Türkler fazla dayanamadılar. İranlı kölelerinde yardım ettiği Arap’lar bu savaştada 30.000 Türk gencini esir alıp yine köle pazarlarında satıp ticaretini yaptılar.

Bu  savaşlarda  Semerkent;  Buhara, Horasan ve aşağı Türkistan’da uyğulanan insanlık dışı şiddet ve işkence ile Budis, Şaman ve Zerdüş dininde olan çok sayıda Türk zorla müslümanlaştırıldı. Ne yazıkki bu zalimliği Kuteybe’nin yanına kalmadı. 714 yılında Halifeye karşı gelmesi ile Türk’lere ve Çinlilere karşı başlattığı bir akın sırasında kendi askerleri tarafından öldürüldü. Kuteybe’- nin ölümü Arapların Türkler  üzerine akınını durdurmamış 716  yılına  kadar Ceyhun ötesi şehirler kanlı arap saldırılarına sahne olmuş ve yine Arap göçmenlerinin oralara yerleştirilmesine devam edilmiştir. fakat; bu sefer savaş alanlarında Türkistan’da iki Türk devleti bulunuyordu. Bunlardan biri Ötüken dağları civarındaki  Göktürk Hanlığı  ve Türkiş  devletidir. Bundan  sonraki  Arap Türk savaşlarında 716 yılında Göktürk Hanlığından kopan ve  Seyhun  boylarında  hüküm  süren  bağımsız bir Türk devletidir. İki devlet bir biriyle iyi geçinmeselerde Araplara karşı beraber cephe almaktaydılar.

Türkiş’ler, Onoklar’ın Tulu kolunu oluşturan beş boydan biridir. Zamanla onlardan daha güçlü ve  sözü  dinlerir  hale geldiler. Bu yüzden aynı soydan olan Göktürkler ile uzun zaman savaştılar ve yenildiler. Bunun üzerine Türkiş Beyi Sulu  yeniden  toparlandı ve irili ufaklı bütün böyları birleştirdi. Bu büyüme etrafta  sayğınlık  ve  bir  güç  kazandırdı.  Çinlilerde  Türkeşleri  tandılar. fakat; Arap  saldırıları  devam  etmekteydi. Bunun  üzerine  canından  bezen  Türk  boyları  Türkiş’lerden  yardım  istediler. Türkiş’lerin savaşa  girmesi  ile  Arap’lar  büyük   yenilğiler aldıkları  gibi  istila  ettikleri  bölğelerdende   çelikmek   mecburiyetinde  kaldılar. Arapların  Zahmetler babası  adını  verdikleri  Sulu  Han  bağnaz  olmamakla  birlikte  İslâmlığada  merakı  vardı . Emevî zulmüne karşı direnen arkadaşı Haris’e kendi yönetimi altında olan  Türk  bölğelerinde   islâmı  yayması  için  izin  verdi  fakat  Haris  çok geçmeden öldürüldü.  724  yılında  ve  731  yıllarında  Araplar  ile  Türkkeşler arasında amansız  savaşlar  oldu  ve  Araplar  geri püskürtül- dü. Arap istilası ve milliyetciliğine karşı Milleti  ve askeri  ile  başarıdan  başarıya  koşan  Türkeş’lerin  Sulu Hanı’ı  bir gece Bir boy beyi olan Bağa Tarkan bir gece otağında basıp  738  yılıda öldürdü. Bu  yüzden  birbirine  düşen  bu  Türk boylarının hareketlerinden faydalanan düşmanları kayıp ettikleri bütün Türk şehirlerini birer birer geri alarak Arap eğemenliklerini sürdür- meye başladılar.

Savaşlarındaki kahramanlıkları ve o yıllarda ezilen Türk halkının ve diğer bütün halkların yanında  yer alıp  onlara  arka  çıkması ile ünlenen ve hakkın da övğüler yağdırılan ve Türk olduğu söylenen Horasan’lı Ebu Müslim 745 yılında Merv valisi olarak atandı. fakat; Emevilerin gözü bu adamı pek tutmadı. Çünkü katı şeriat hükümleri ve Arap baskı  ve zülümlerine pek  meydan  vermeyip yerli halk ile iyi ilişkiler kurdu. Zaten kızgın olan patlamaya hazır Türk beylerini ve yerli halkın desteği ile Türk ellerindeki  Emevi- lerin varlığını 750 yılında ortadan silip attı. Tarihte kanlı bir sayfa açan Emevilere  karşı  başlatılan bu savaşta bütün  Emevi soyu kılıçtan geçirildi. Tarihler  ve  tarihciler bu  savaşta 600  bin  kişinin  öldürüldüğünü yazar. Bu  sayı  göz  önüne alınırsa  acımasız Emeviler Arap şovenizminin ve  ırkcılığının  kanı içinde boğularak yok  olup  gitmişlerdir. Emevilerin  çöküşü  İslâm  tarihinde  bir devrin  başlanğıcıda sayılır ; çünkü  eski  katı   yönetimin  yerini  daha  ılımlı  olan:  aynı soydan,  yani  Hz.  Muhammed’in  amcası Abbas’ ın soyundan gelen, Abbasî’ler Hilâfet makamına oturdular. Bu dönemde başkanlık makamı haricinde bütün devlet  yöne- timi  Arap  olmayan yabancıları  yani  Türk’lerin  ve  İran’lıların  elindedir. Başbakanlık  makamı  ise Türk olan Bermekoğullarının elindedir.

Abbasiler döneminde Müslümanlığın Arap’ların elinden çıkıp, Arap olmayan halkların denetimine girdiği görülür. Yeni Müslüman olan Türk boylarında aşırı  şeriat kurallarını uygulamak yerine bu sefer kendi dillerinde ibadet ve yorumları ile din yani İslâmiyet Türk’ler arasında inanç  olmaktan  çıkıp bir  düşün  eylemi olarak  gelişmeye  başladı. Düşün eylemi ilk olarak Basra’da başladı. Çünkü Türk ellerinde eğitim ve öğretime ağırlık verilmeye başlamış ve okullar  açılmıştır. Hatta  Abbasî  Halifeleri  iyi  yöneticilik öğrensin diye Türk ellerine gönderilerek eğitim ve kültür düzeyleri yükseltilmiştir. Diğer taraftan bu serbestlikten faydalanılarak çok sayıda genç Türk öğrenim görüp yetişerek « Mütezile » denilen bu eylemin öncülüğüne yaptılar. 7. Arap Halifesi Memun’da bu inançtaydı. Bu inaça göre Kur’anın bir insan  ürünü  olduğu  ve  Kur’andaki  sözlerin  tanrı  sözleri  değil  Peygamberin  kendi düğüncesi ve öğretileri olarak kabul edildi. Bu  nedenle Halife  Mansur giyinmeyi  Arap tarzından çıkartı. Buna karşı gelen sünni mezhebinden olan kesim ise Memun’a Emir-ül kâfirin demişlerdir.

Abbasîler zamanında sünnilik değil, 4. Halife Hz. Ali taraftarını0n etkinliği ve siyasi yaşamda halk üzerinde daha  ılımlı  bir  yöne- tim vardır. Bu nedenle zorla müslüman edilemeyen, çeşitli dinlerdeki Türk’lerin yavaş, yavaş kendiliğinden islamlaştığı görülür. Velhâsılı Abbasilerin dönemi 8. yydan 13.yy. kadar sürdü. Bu dönemde devlet Türk’lerin eline geçerken Ömer’le başlayan etkin Arap milliyetciliği 8. Halifeye kadar 200 yıl sürmüştür. Çölde yeni bir din yaratan Araplar geldikleri çöle geri dönmek mecburiye- tinde kaldılar. Fakat ;  eski  dinlerini  kayıp  etmemek  için  İslâmiyete  ve  Arap  kültür  ve  yaşamını kabul etmemek için yıllarca savaşarak direnip milyonlara varan soyunu ve ırkını kayıp eden Türk’ler İslamiyeti kabul  ettikten  sonra,  yine  milyonları  bulan kendi ulusundan  insanlarını  din   uğruna  katlederek  asırlarca  dünyayı  titrettiler. Daha  sonraki  yıllarda  10. y. y da  Gazne  ve Gur’da yaşayan  Hâlâç Türk’leri Müslüman oldular. Sind ve Hint ellerindeki “ Turuşka - (Türk) „ adı ile anılan Türkler ise 11. yy da Müslüman oldular ve oralarda yaymaya başladılar, fakat Müslüman Arap yayılması ile Orta ve İç Asya’nın  bütün  kültür  ve  gün- lük yaşantısıda sinsice sokulan Arap zihniyeti ile ortadan kalktı.

Karahanlı  Türk’lerinin  ilk  defa  islamı seçmeleri sonucu, Batı Türk’leri arasında din savaşı bitti. Batı Türk’istanın tümü ile Doğu Türkistanın batısı, Karahanlı Türk  devleti  yönetiminde  birleşti. Ancak  Uygur  Türk’leri  İslamiyeti  kabul etmediler. Uyğurlar  ile müslüman olan Türk’ler savaş alanında olduğu gibi, kültür alanındada kıyasıya yarıştılar. Burkan dininden olan Turfan Uygur’ları ancak 1473 yılında İslâmiyeti kabul ettiler. Batıya açılmakta olan Batı Türk’lerini İslâma çağıran ve islamlaştıran en önemli  kişi- lerden birisi hiç şüphesizki Ahmet Yesevî’dir. Yesevi batı Türkistan’ın Sayram ilçesinde dünyaya geldi. Hayatı ve  yaşamı gizem- lerle dolu Ahmet Yesevî 1160 yılında öğretmeni olan ve Türkçe bilmeyen İslâm bilğini Şeyh Yusuf Hemedanî’ nin  ölümü  üzerine posta oturdu. 1167 yılında 130 yaşında  iken öldüğü  söylenen Ahmet Yesevî’ nin 4. Halife  olan Hz. Ali soyundan olduğu söylenir. Yaşantısı ile ilğili hakkında çeşitli rivâyetler ve kerametleri ile ilğili söylentiler vardır. Ahmet  Yesevî  islâmın  yayılmasına  genel- likle göçebe ve köylerde yaşayan bozkır Türk’lerinden başlamıştır. Bunlar  genellikle  Oğuz’ların  Türkmen  ve  Avşar  boylarıdır. Şamanizim, Mazdeizim, Mogoç ve Mani gibi inançları olan Argu, Harezm, Fergane yöresindeki Türk boylarıda etkisi alanındadır.

İslâmiyet  yayılırken  ortaya  daha  ılımlı  ve  insanları  etkileyip, çekici fikir ve düşünceleri  ile  ilği  çeken  ve  eski  inançlarından bazıları ile  eski  Türk  boy gelenek, töre ve yaşantısını  hiç  bir  değişikliğe  uğratmadan  içinde  muhafaza  eden, ortaya  Yesevî tarikatı çıkmıştır. Ahmet  Yesevî’nin  kurucusu  olduğu  temeli  islâma  dayalı  olan  Yesevî lik  en  kısa  zamanda savaşarak kan dökmeden, baba, ve dede adı verilen dervişleri vasıtası ile her tarafa  yayılmıştır. Yesevî’lik’de  eski  Türk  papanizminin  etkileri varlığını korur. Yesevî’likte islâm anlayış biçimi  ve yorumu  şeriata  göre değil kendi yaşam biçimlerine göredir. Meselâ: Yesevî tarikatında ibadet ederken göçebe Türk  yaşantısının  bir  parçası  olan  kadın  ve  erkek  bir  arada  bulunup  zikreder. Yesevîlik şehirlerde sünnilik yönünde gelişirken, daha sonra bu  görüş  ve  inanç  şekli  Türk’lerin  yaşadıkları  bölğelerde  ve  Anadolu’da yerleşik düzene geçen halk arasında Nakşibendicilik  olarak ortaya  çıkmıştır.

Anadolu’da Yeseviliğin yozlaştırıldığını gören dağlarda ve bozkırlarda  yaşayan bazı Türk boyları arasında İmam Cafer mezhebi- ne bağlı sünniler gibi tutucu ve temeli şeriata bağlı olan şiilik ile aynı mezheb içerisinde çağdaş bir yaşam  biçimi  olan  Alevî’lik ve Bektaşilik yönünde hızla yayılmıştır. ( Hatta İran’da Şah İsmail (Şah Hatayi) tarafında kurulan Safevi devletide aynı inan çdan yani şiilik  mezhebine  bağlı  olarak din esas ve temellerine dayalı olarak kurulmuştu.)  Çeşitli  söylencelere  göre  Hoca  Ahmet Yesevî Rumu îrşâd etmeleri için Anadolu’ya çeşitli evliyalar yollar. Bunların içinde çok ünlü bir isim olan ve Alevilerin pirlerin piri olarak  yüceltiği  Hacı  Bektaş Veli’dir. Fakat o dönemde en önemli bir dede daha vardırki oda  Dede Kargı’dır. Yıllarca  o  toprak- larda beraberce o yörelerde yaşayan Burunören köyü  ve  çevresinde  yaşayan  aşiret  dediğimiz  köylerde  yaşayan  insanların dedeleride bu  neden ile Dede  Kargın’ın  ve Hacı Bektaş’ın  etkisi  altında  kalarak  Anadoludaki  bütün Türkmenler gibi  onlarda alevîliği benimsemişlerdir. Peki nedir bu İslâm inanışındaki alevîliğin anlam ve manası ile sünnilikten ayıran özellikleri ? Kısa ve öz olarak bunada bir cevap verelim.

ALEViLiK NEDiR ?

‘‘Alevîlik  İslâm   inancını   benimseyen,  tanrının   birliğine  inanan,  Hz. Muhammed’ i  Peygamber  kabul  eden,  kitabı  Kur’an   olan,  Ehlibeyt  sevğisini   yüreğinde  duyan, namazı niyazi  ile,  ümmeti  milleti   ile  kulluğu, hür  insan  ile değiştiren,  yaradanla  yaratılan ayrılığını vahdet-î vücut ile birleştiren, Tanrı korkusu yerine  tanrı  sevğisini  benimseyen,  zahir-î   batına,  batını  zahire  taşıyan,  şeriat  dünyasını  aşıp   marifet yoluyla  hakikat  dünyası  ile  birleşeni  dinin  şekline  göre değil   özüne  inen, akıl ve gönül  birliği  ile  kendi  seyri  içinde  giden, bir tasavvuf inancıdır.’’ Diğer bir tanımla; Alevilik,  Hazreti  Ali  ve  Ehlibeyt' ten  yana  olanlara  verilen  isimdir. Alevilik  tanrıyı  kendi  özünde (kalbinde) arayan bir öğretidir. Allahla kul arasında aracı kabul etmez. Bu   inancın  savunucularından   Hallacı  Mansur  gibi  çokları   devrin   yönetimmleri tarafından boğazlarına kızğın yağ akıtılarak katledilmişlerdir. Hacı Bektaşî  Velî' nin  şu  dörtlüğünde bunu anlamak  mümkün.

 
Hararet  nardadır  sacda  değildir.
Keramet  baştadır, tacda  değildir.
Her ne ararsan  kendinde  ara
Kabe'de  Mekke’de  Hac’da  değildir.

Alevilikte “Eline, Diline, Beline sahip olmak „ esastır. Bunlara uymayan düşkün sayılır ve toplum içine kabul edilmez. Suçlular  kadı  divanlarında  veya  devlet  mahkemelerinde  hakim  veya  savcılar  tarafından  değil, yapılan  kırklar ceminde sorgulanıp cezalandırılır. O neden le suç işleyen bu inanca mensup kesimlerde, pek bulunmaz. Alevi ve Bektaşilerin yoğun olarak yaşadıkları kazalarda görev yapan hakim ve savcılar alevî inancını taktir etmekle beraber dava alamadıklarındanda şikâyet etmişler çok avukat Alevilerin yaşadıkları kasaba ve şehirlerde dava alamadıkları için yer değiştirip başka yerlere gitmek mecburiyetinde kalmışlardır.

 KIZILBAŞLIK  NEDİR . ? 

Kızılbaşlık ; Bektaşi  ve  Alevilere   verilen diğer bir  addır. Hazreti   Ali 'nin  katıldığı   savaşlarda  (cenklerde) ona   yoldaş  olan, onun  saflarında islamiyeti  yaymak  için  savaşan, onun inancında olan  kimselerin diğer bir adıdır. Hazreti Ali  Uhud   savaşınü da  ve  Sıffın  savaşında  askerlerini  Muaviye'nin  askerlerinden  ayırt  edebilmek için  kendi  yandaşlarının  yani  askerlerinin   başına  kırmızı  sarık  sardırmıştı.  Koyu  bir  Hazreti Ali  taraftarı  olan  hatta  aynı  soydan  geldiğini   iddia  eden  Şah  İsmal'in  babası  Şeyh  Haydar'da  Şirvan savaşı  sırasında  askerlerine  kırmızı  sarık  taktırmış  ve oğlu  Şah  İsmail' de  (Şah Hatayi)  Çaldıran  savaşında  babası gibi  askerlerinin  başına  kırmızı  sarık taktırmıştı. Kendisi bir  Avşar  olan  Nadir  Şah' ta  en  son  Kızıl başlık sarığını  başına takmıştı. Kızılbaşlık la  Alevilik ve Bektaşilik arasında herhanği  bir ayrıcalık yoktur.  

Anadolu' daki aleviler arasında büyük bir yeri  olan  Dede Kargın, Oğuz  Han’ın  iki  oğlundan biri  olan  Bozoklu  kolunu oluştu- ran Yıldız Han boyuna bağlanır. Avşar, Beydilli, Kınık, Karğın oymaklarından birinin adıdır. 24 boydan oluşan Oğuz’ lardan her birinin kendilerine  göre  birer  damğası  ve  av  kuşu  (Totemi) vardır. fakat;  divanda  Kargın  adına  rastlanmaz  ve  damğada  yoktur. Kargın’ın  totemi  tavşancıl  bir  kartal  türüdür. Dede Kargın 1300  yıllarının başında yani bizim dedeler, henüz  Maraş, Antep  ve Halep yörelerinde yaşarlarken, müritleri ile gelip oraya yerleşip,  yaşamış  ve  zamanla  büyük  ün  kazanmış  birisi- dir.  Dönemin Dulkadır Beyi kendisine vakıf olarak 17 köy verir. Söylencelerde Hacı Bektaş Veli Zülkadir eline gelmeden önce bir süre  Maraş ve Elbistan’da kalmış.

Anadoluda Osmanlı devlet yönetiminin sünniliğe ağırlık verirken, Anadolu’da temeli şeriata  dayanan Alevîlik  inancıda, Bekta- şîlik ve bazı  yörelerde  merkezi  Ankara  olmak  üzere  zenatkarların  ilği  gösterdiği  Ahîlik   gibi  çeşitli  tarikatlar  vasıtasıyla  yayılmıştır. Fakat 1051 yılında Alpaslan’ın amcası olan  Tugrul Beyin  Bağdat  yönetimine  iyi  görünmek  için  sünni  mezhebini benimsemesi ile ordusunda  bulunan  şiî  askerlerin  ve  orada  yaşayan  halkın  büyük  tepkisini  çekmiş  ve  büyük  kopmalar başlamıştı. İşte o yıllardan başlamak süretiyle çeşitli karmaşıklar yaşanmış ve Türk boyları birbirine karşı bu mezhep  ayrımı  yüzünden  büyük  kıyımlara uğramıştır.


Alevî inancında olan çok  sayıda  Türkmen  ve  Avşar  1051  Tugrul  beyin  bu  hareketinden  dolay ı koparak gelip Anadolu’nun bazı yörelerine yerleştiler. Ne garipdirki Arapların zorla müslüman ettikleri Türk’ler ;  Anadolu’da bu  mezhep   farklılığı  yüzün- den sünni inançlı katı şeriât  uygulamaları  ve  ard  niyetli saray yöneticilerinin tutumu  yüzünden  bilhâssa Türk olduklarından şüphe edilen Yavuz Selim ve oğlu Kanunî Sultan Süleyman gibi Padişahların zamanlarında kendi ırkından olanlara karşı kıyım ve işkence hat safhalara ulaştı. Yüzlerce, binlerce Türkmen  öldürüldü. Yaşamlarından  endişe  eden  diğer  bazı  Türkmen’ler Anadolu’daki  dağlık  kırsal  bölğelere  yerleşirlerken, büyük bir kısmıda  bilhâssa  doğu  ve  güneydoğuda  yaşamakta  olanlar İran’a  göçüp  gittiler. Onların  gitmesiyle  yerlerine  yerleşen  ve  çoğunluğu  oluşturan  Kürt   nüfusuda  o  nedenle  oluşmuş  ve  bugün  ülkenin  en  büyük sorunu olmuştur.) Ne yazıkki bununlada bitmez bugün 21 ci asırda hala karanlık kafalı, eski çağ düşünceli bir takım guruplaşan insanlar şeriat ve din adına bir takım şeyleri bahane ederek; Maraş, Yozgat, Çorum , Sivas ve daha dün  olduğu  gibi  Istanbul  Gazi  Mahallesi, Umraniye ve Alibey  köyde  yönetimdeki  siyasilerin  destek  verdikleri  saldırı  ve  kıyımları  sürdürmektedirler.

Semah   Dönenler : 

<< BAŞA DÖN >>