Oğuzların yaşadıkları yerler :
Oğuz Boyların listesi :
Boz-Ulus Türkmenleri :
Yeni - Il Türkmenleri
İçtimai Teskilatları :
İdare tarzları ve Hukuk Nizamları
Göç Nedenleri :
Kayseri'deki Hastaneler :
Fotograflarla Kayseri :
Sarıoğlandaki resmi daireler :
OSMANLI  DÖNEMİ  ve  ANADOLUDAKİ  TOPLUMSAL  OLAYLAR

ANADOLU’DA  GELiŞEN  TOPLUMSAL  OLAYLAR 
                                                        ( Osmanlılar ve Türkmenler )

Anadoludaki Ermeni prensi Senekerim XI. yüzılın başlarında Türkler ile Anado- luda  ilk  defa  karşılaşınca  korku  ile  hemen   kutsal  kitabları  İncil' e   sarılıp,  kendisini  teselli  ve teskin edecek, cümleler  aramaya  başlamıştı. Bunun hari- cinde Malazgirt  savaşından  bir  kaç  yıl önce  bir akşam  üstü,  gökte kuyruklu  yıldızın görülmesiy-  le  Bizans’ lılarda  bunu  kötüye  yorumladı. (*) (Chronique de  Mathieu d ’  Edesse, (962 -1136 Paris 1858 sayfa - 42 ) Osmanlı’lar tarafın- danda  zelzele, sel gibi  doğal  felaketlerin olacağına  inanarak  kötüye  yorumla- nan  kuyruklu yıldızın  görülmesinden sonra  Anadolunun   kapıları  26  Ağustos 1071 yılında Selçuklu  Sultanı  Alparslan  ve  Bizans  İmparatoru  Romans  Dio- genes   arasında  yapıla n   Malazgirt  savaşının  kazanılmasıyla Türk’lere  açıl-

 
 

    Osman  Bey : 1299-1324

   

 mıştı.  Anadoluya  açılan  bu  kapı Türkler    için bulunmayacak ideal bir yerdi, çünkü yerleşik düzende  yaşayanlar  için geniş  araziler ve  sürülerini  özgürce  otlatabilecek  göçer Türkmen’ler için bol meralara sahip bir ülkeydi. Her ne kadar anadoluda yaşayan ve idareyi  ellerinde  bulunduranlar  yöneticiler, Türk’ lerin  gelişini  bir  felaket  olarak  görmüşlerse de;  Bizans’ ın Anadolu'da   yaşayan  halk  üzerindeki  baskı  ve  zulümünden  sinmiş,  ağır  vergilerle   isyan  eden  Türk   ve  Müslüman   olmayan   diğer   halklar  çok   sevinmişlerdi.  Bu nedenle  Malazgirt  savaşından sonra Türkler Anadolunun içlerine kadar ilerledikçe hiç bir tepki ve direnişle  karşılaşmamış, aksine  kısa  zaman- da  yerli  halkla  bütünleşip,  kaynaşmışlardı.

Türk’lerin Anadolu' ya  ilk  gelişlerini  1071  Malazgirt  savaşı  ile  sonraki  yıllara  rastlar  denilmekteysede;  Claude Cahen ‘ in  Türklerin Anadolu’ ya ilk girişi adlı araştırma kitabında (Bk. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu yayınları 1992 ) Selçuklu’ların Beyi Tuğrul Beyin üvey  kardeşi,  İbrahim  İnal   tarafından, büyük  bir  Türkmen  ordusu  ile  1048  yılında   Erzurum  ve  Trabzon’ a  kadar olan   yerleri   istila  edip, bilhassa  Erzurum şehrini  baştan  sona  her  tarafı  yağmalamış  ve  dönüşlerinde  Rum  yöneticileri   ile  İberya  Presi  Laparit’ide esir almışlardı. Yazarın  anlatımına  göre  tarihciler  bu  seneyi  Türklerin  Bizans topraklarına akın başlatığı ilk yıl olarak kabul ederken daha önceleri ve Abbasi’ler dönemindeki göçlere hiç değinilmemektedir.

Annesi   tarafından  birer  Türk  olan   Bagdat’ taki  Abbasi  halifelerinden  Harun  Reşit  ve  Me’un  Türk’ lere  büyük önem  vermişler  ve  bu sevgiden  faydalanan çok  sayıdaki  Türk  grupları  zaman  zaman  bu  bölğelerden Anadolu içlerine kadar ilerlemişlerdir. Harun Reşit zama- nında “ Ferec el Hadim et Türkî „ adındaki  bir  Türk  komutan  787 yılında  Horasan’dan  getirdiği   üçbin  dolayındaki  bir  birliği  Tarsus’a  yerleştirmiştir. (Bk. Ekrem Pamuk, Bağdat’- ta ilk Türkler, syf. 53) Buradanda anlaşılacağı üzere Türklerin Anadoluya ilk giriş  tarihi  bildiğimiz gibi 1071  Malaz- girt  savaşı  sonrası  değil, aksine  284  yıl daha  önceki  yıllara  dayanmaktadır. Karahanlılar  ve Gazneliler ile uzun yıllar savaştıktan  sonra  23 Mayıs 1040  yılında Gazneliler ile yaptığı  Dandanakan  savaşından  sonra  ilk  Selçuklu  Devleti  Tugrul  Bey başkanlığında Horasan’da kurulmuş ve  Nişabur  başkent edilmişti. Daha  sonra başkenti Rey’e nakledip  Anadolu’ ya yayılma planları buradan organize edilmeye başlandı.

Merv’de bunun için toplanan kurultaya Tugrul Bey, Çağrı Bey, Musa Yagbu,  İbrahim  İnal  ve  Kutalmış bizzat katıldı. Bu Kurultay sonrasında Alparslan’ın kumandanlarından ; Afşin, Sunduk, Ahmedşah, Türkman et- Türki,  Demleçoğ- lu  Mahmu t ve  Duduoğlu gibi  Türkmen beyleri komutasındaki  Selçuklu  orduları  1059 yılında  Sivas’ı  ele  geçirdi- ler. 1067  yılında  Selçuklu  Sultanı  Tugrul  Beyin  emirlerinden   Bekçioğlu  Afşin  adındaki  komutan  emrindeki  Türkmen ordusu ile Gaziantep,  Antakya,  Malatya’yı, 1068 yılında  Kayseri  Konya,  Karaman’ı  (Lyraenia)  işğal  etti. (Selçuklu Tarihi. Prof. Dr. Ali Sevim. syf. 21 - 22 - 23 ) (*) Fakat Alparslan’ın eniştesi Erbasgan emrindeki Navekiyye Türkmenleri ile Sultana karşı geldi ve ondan kortuğu için Anadolunun içlerine doğru kaçtı. Bunu  takip  etmeyi  ken- di ine  görev  bilen Afşin, Anadolunun  içlerine kadar onu  kovaladı. Çaresiz  kalan  Erbasgan  Istanbul' daki  Bizans  İmparatorluğuna  sığındı  ve  Istanbu’da   törenlerle   karşılandı. Buna  kızan  Afşin  Kapadokya (Sivas, Uşak, Denizli yöreleri) bölgesine  girip  Denizli  ve  yöresindeki  Honas  ve  Ladicea  kentlerini  yakıp  yıkarak  Marmara  kıyılarına kadar varıp dayandı. Selçuklu Sultanı  Alparslan  adına  Erbasgan’ı  Bizanstan isteyen Afşin  isteğinin  red  edilmesi üzerine her tarafı yakıp yıkarak yanında bol ganimet ve  esirlerle  Selçuklunun harekat  merkezi  olan  Ahlat’a geri  döndü. Doğan  Avcıoğlu  gibi  bazı   araştırmacı  ve  yazarlara  göre, daha  önceden  de Anadoluya  çeşitli  tarihlerde küçük guruplar halinde gelip  yerleşmiş Türk’lerin varlıklarını ve yaşadıklarını yazmaktadır.

Bu Türkler zamanla yerli halk ile birleşerek kentlere yayılıp, burada  yaşayan halkın  yaşam biçimini  büyük  ölçüde benimsediler. Anadolunun fethi ile sayıları çoğalan Türkler idareyi eline geçirince,  Orta  Asya’dan  akın - akın  göç- ler  gelmeye  başlamış  ve  Anadoluda  belirli bölğelere yerleşmişlerdi. Göçen Türklerin yerinde kalan  ve  göçmeyi   istemeyen  Türkler 13.  yyıla  kadar  biraz  rahatladılar. Takii.. Türk boyları arasında, baş  gösteren  yönetim  savaş- larının başlamasına kadar.

Ortaasya’da Türkler ve Mançular  gibi  Ural - Altay  kavimlerinin Altay  zümresine  mensup  olan  Moğol  Türk' leride yaşamaktaydı. O  bölğelerde yönetim ve denetimi  ellerine  geçiren  Moğol  orduları  komutanı << Kıyat Börçeğin >> sülâlesine  mensup  olan, Cengiz  Han  (Asıl  adı Temuçin’dir)  amacı  her ne  kadar  imparatorluk  sınırlarını  geniş- letmek olsada ; kendi dinlerini  bırakıp, İslamiyeti  kabul  ederek  Araplar’ ın  milliyetcilik  duyğularına  kapılmalarını kendi ırkına yapılan  bir  hakaret  sayıp, bu soyu  cezalandırmak  için, ordusu  ile  Horasan  ve  çevresinde  yaşayan Türkler  üzerine  saldırıya  geçip,  her  tarafı  yakıp  yıktılar. Kurtulanlar  Moğal' ların  baskı  ve  işkencesindan  aynı  soydan ve  kandan olan  göçebe  ve  yarı  göçebe olarak  yaşayan  Müslümanlığı  kabul etmiş, Oğuz  ve  Karluk Türk  boylarından halk çareyi  Anadolu' ya kaçmakta buldular.

Anadoluya Selçuklu Hann hükmetmekteydi. Anadoluya sığınan bu göçerlere kucak  açtı. Fakat  bu  göçler Anadolu- nun toplumsal, dinsel, ekonomik ve kültürel bakımdan değişmesine neden oldu Bu iki evrede gelen göçebe ve yarı göçebe Türk’ler böylece Anadolu’da  derin izler bırakıp, tarihlerden çıkmayacak olayların tohumunuda atmış  oldu- lar. Diğer  taraftan  konar  göçer Türkmenler  tarafından  kurulan Selçuklu Devletinin,  yerleşik  İran  medeniyetinin tesirine girmesi ile Türkmenlere sivil idarelerde yer verilmemiş ve onlar dışlanmıştı. Bu konuda  Selçuklu  devletini kendi  hizmetlerini görmesi için  kuran Türkmenlerin, Selçuklu  devleti  kurulduktan sonra, devlet  yöneticileri  tara- fından dışlanmasına  karşın,  Ebu’ ı  Gazi  Türkmen’lerin “ Selçukiler kardeş olup, kardeşiz deyip ile halka faydaları dokunmadı „ dediklerini  ve  aldatıldıklarını  söylemektedir. Selçuklu  devlet  anlayışı  ise ;  Nizamü’ ül - Mülke ,  yani devlete hizmet  etmek, gönül  bağlamak,  devlete sadık  kalmaktı. Hal  böyle  olunca  kendi  kurdukları  devlet  Türk- menlerin kendi  düşünce ve çıkarlarına ters düşmüş, o nedenle Selçuklu- lar ile Anadolu Türklerinin yani Türkmen- ler in araları  açılmıştı.

Birinci  evrede  gelen Türk’ler, eski din ve inançlarını büyük ölçüde korudular. Çünkü İran ve Arap kültüründen uzak kalmışlardı. Eski  töre  ve  geleneklerine sıkı  sıkıya  bağlı  olan Türkmen’ leri   Anadolu  Selçuklu   devleti,  doğu  ve  orta  Anadolunun bozkırlarına küçük oymaklar halinde yerleştirmişti. Erzincan’dan  Kütahya’ ya, Canikten  Torosla- ra  kadar olan yerler Türkmenlere  ayrılmıştır. Bu  yerleştirme  planları genellikle güneyde Tarsus, Mersin  ve  Alan- ya’ya kadar olan yerlerde  yaşayan  ve  hüküm  süren Ermeni  Kilikyalılara, küzeyde Bizans ve Pontuslu  Rumlar ile onlarla  bir olup  işbirliği  yapabilecek, dışarıdan  gelebilecek tehlikeli  güçleri  kırmak için,  bilinçli  olarak  yapılmıştı. Fakat kişisel yapılan yanlışlar  ve hatalar Selçuklu  ve Osmanlı  devletinin  başına  çok  dertler  açmıştır. Bunlardan  biriside  siyasi  idare  ve  ikdidarsızlıklar olmuştur. Yayılma ve genişleyip açılma poltikası içine giren devlet plansız ve yersiz olarak uygulanan siyasi yanlışlıkların ilki ve en tehlikelisi yönetimin başındaki  bey  ve padişah  gibi  konu- mu olan kimselerin yabancı  kadınlar ile evlenerek onlara  kendi  görev- lerinden fazla  imtiyazlar verilmesi  olmuş- tur.

Cengiz Han Türk’leri değerlendirmesinde derki:
Türk’ler Çinli kadınlarla, Moğol  kadınlarla, Tunguz  kadın- larla, Mançu  soylu kadınlarla, daha sonra Arap, Acem veRum kadınlarla evlenip çocuk  peydahlama- salardı  şu koca  dünyada Türk’leri  yenecek  ve  Türk’ leri  ezip  geçecek, kurdukları  devletleri  yıkıp ortadan kaldırmaya  hiç  bir  milletin gücü yetmezdi. Hatta ben bile hiçbir şey yapamazdım Türk’lere der  ve  devam eder. Ama onlar hep yabancı  kadınlar  alarak, o  kadınlardan kanları bozuk  evlatlar  peydahlayarak  kendi kanlarını bozdular, bozuluncada dirlik  ve birlikleri  bozuldu. Devletleri  yıkıldı, tüm Türk’ ler çığıl çığıl dağılıp yurtlarından oldular der.

Çünkü ilk adım olarak 13. yüzyılın ilk yarısında Anadoluda toprak düzeni tamamı  ile bozuldu. Anadolu’ yu feth  eden Selçuklu Hanı,  Anado- luyu kuşatır kuşatmaz hemen bir yasa çıkartı. Yasaya  göre alınan  bütün toprakları devletin saydı. Bu topraklar kimseye verilmedi. Ancak bazı devlet  hizmeti  gören  kişilere, Türkmen  beylerine satılmaması, bağışlanmaması ve miras bırakılmaması  şartıyla  bazı  toprakları  bu kişilere verildi. Bu topraklarda oymak oymak Türkmenler yaşamaktaydı. Her Türkmen bu  yerler için her  yıl  sonunda  bu kişilere (Beylere - Ağalara) otlakıye  ve kışı orada geçirdikleri için oturma, konaklama bedeli ödemekteydiler.


Bu  yüzden 13.  yüzyılın ikinci  yarısında  köylerde  toprak  ağaları  töremeye  başladı. Bunlar  köylüleri  ve  göçerleri ırgat  gibi  kullandılar. Bu nedenle devletle  halk  arasında  bir aracı  sınıfı  oluştu. Diğer  taraftan  askeri   amaçlarla Türkmen  beylerine  verilen  topraklar sonradan vakıflara dönüştürüldü ve  bu yolla bu kişilere  bu  topraklar  baba- dan oğula kalan  mal - mülk  haline  getirildi. Doğudan  kaçıp  gelen  Türk- men' lerin göçü ve mülk edilerek sahiple- nilen topraklar haricinde türkmenlerin toplu kullanım alanları gittikce daralmaya başladı. Türkmenler otlak  ve  kışı geçirecek kışlak bulamadılar. Eskiden gelip yerleşen halk ta haklı olarak ellerindeki topraklarını yeni  gelen  göçer- ler ile paylaşmak  istemediler  ve  bu  konuda  aralarında  anlaşmamazlık çıkı.

Türkmen  göçebelerinin  yaşamı   hayvancılığa  dayanmaktaydı. Onlar  koyun, at  ve  deve  sürüleri   ile  gezerlerdi. Göçer  olarak   yaşayan  bu insanlar her yıl yaz  aylarında  yaylalara, kış  aylarında ise düze  inmeleri  gerekmektey- di  fakat;  bu  gidiş  ve  gelişler  önceden gelip  yerleşen yerli  Türkmenler  için  zor  olmuştu çünkü bu gidiş  ve  geliş- lerde  hayvanların  ekili   alanlara   zarar  vermesi   yüzden   aralarında   kanlı  çatışmalar  çıkmaktaydı. Çatışmalar üzerine ;  devletin kolluk kuvetleri zaman zaman olaya müdahale etmek zorunda kalıyordu. Her yıl  tekrarlanan  bu  olayların  gidişatının  gelecekte  iyi  getirmeyeceğinden  kuşkulanan  saray yönetimi, göçerlerden  göçebeliği  bıra- kıp  yerleşmeleri istedi. Bu yaşam biçimini sürdürmekte  israr edip  direnen Türkmen, Yörük  ve  Avşarlar  oradaki köy  ve  kentleri  yağmalayıp, oradan  geçen  kervanlara  saldırdılar. Diğer  taraftan  yerleşik yaşam  düzenine geç- mek  istemeyen bu  kesimler hali  ile devletin, eğitim ve öğretim  gibi  olanaklarından  faydalanamadığı  için  devlet  kadrolarında ve yönetimde söz  sahibi  olamadıkları  gibi  bu  yüzden  haklı olarak Selçuklu devleti ile ters düştüler ve araları açıldı.

Yerleşik devlet düzeninden yana olan devlet, kendi  milletinin  insanlarının  dağdan  inip  eğitim  ve öğrenim görme- mesi  üzerine,  yönetim  katlarında  İran  uyruklu  memurlar çalıştırmaya  başlatmıştı. Bu memurlar  yerli  halkın  arasına  girerek kendilerini sevdirdiler. Okuma ve yazması olmayan köylüler İranlı bu memurların poropuğandası ile  İslâm  inançlarının  ağır  bastığı  İran  kültürüne  kendini  kaptırdı. Yaşam  biçimlerine  tamamen ters düşen ve kendileri için gelecekte bir tehdit oluşturacağını düşünen göçer Türkmen’lerin, devletin bu davranışı hiç hoşlarına gitmedi ve eski inanç ve yaşam biçimini  sürdürmeye  devam ettiler.

Devlet  yönetiminin  yerli  Türkmen’ler  yanında  saf  tutup onlara  arka  çıkması, göçebe  olan Türkmen’leri  kızdır- dı. Sünnî  müslümanlığı (Hanifi mezhep’bini ) benimsemiş olan yerlilere ve yabancılara medrese kapıları açılırken göçer Türkmen’ler  bu  haklardan  yararlanamadılar. Halk arasında yaygınlaştırılmaya çalışılan müslümanlığı  dili  ve  kullanılan  harfleri  Türkçe  olmadığı  için  kimse anlayamadı. Fakat  devlete  yakın  olmaktan yarar gören yerli Türkmenler anlamasada seslerini çıkartmadılar. Selçuklu devletinin, Arapca ve Farscayı  kendi ulusunun ana dili gibi alıp eğitim vermeye çalışması, ana dili Türkçe olan Anadolu Türk’lerini çok kızdırdı  ve  hiç hoşlarına  gitmedi. Çünkü Türkmen’lerin dili öztürkçeydi. ( Türkçe söyledi Yunus gibi, ( Ö: 1320) Kimi Türkmence seslendi Hacı Bektaş gibi. )

Çoğu dağlardan  inme  okuması  ve  yazması olmayan bu  Türkmen’ lere, Türkistanda  Hoca  Ahmet  Yesevi  İslâm öğretisini  yayarken  onlara  kendi  anlayacağı  kendi  dillerinde  bir  din  eğitimini  öztürkçe  olarak  verip  herkese  benimsetmişti. Ondan sonra  Müslüman  olan Türk’ler islamı yüzeysel biçimde alğıladılar. Onu kendi gelenekleriyle ve  Şamanist  anlayışla  bir sentez oluşturarak  saz  aşıklarını  ve  ozanlarını  eski  şamanlara  benzetip, bu  yüzden onlara  büyük  ilği  gösterdiler. Diğer  taraftan  Türkmen’ ler  arasında  1200 lü  yılların  başında  Anadolu  toprakları üzerinde babalar ve dervişler töremeye başladı. Bunlar islamı kendi dili  ve öğretileri  ile  yaymak  için  uğraş  verip savaştılar. İşte bunlardan biride Mogal baskısından  kaçarak, Anadoluya  gelip  Amasya’nın  Çat  köyüne  yerleşen  Baba  İlyas  ve  Şamda  oturan  Baba İsak’dır.  Şaman özellikleri  taşıyan  bu babalar Türkmenler arasında  dolaşa- rak, devlet  adamlarının  halka  zülüm  ettiğini,  Sultanın  içki  meclislerinde  gün  geçirdiğini, ahlak  kurallarını  hiçe sayan bu yönetimin yolsuzluk  ve haksızlık  yaptığını  yaydı. Büyük ilği ve destek gören bu  babalar Malatya, Maraş, Adıyaman, Elbistan  ve  Suriye  Türkmenleri  ile Anadoluda  diğer  bölgelerde  yaşıyan  Türkmenleri  sıkı  sıkıya  bir- birleriyle  birleştirdiler. Baba  Ishak  Kefersad  ve  Maraş  bölğesindeki  Türkmen’ lere sığır  ve  koyunlarını sattırıp silahlandırırarak  çevresinde  50 bin  kişilik  bir  kuvvet  topladı. Selçuklu  devletinin  temelini  Türk’lerin oluşturma- sı  ve  devleti Türklerin kurması sonrasında devlet yönetimine alınan İran’lılaştırılmış bir yönetimi  içlerine  sindire- me yen halkı  Anadolu’da  ayaklandırdı. İlk Türk Milliyetcilik hareke- tide her ne kadar yönetimi ele geçirmek amacı için olsada böylece başlatılmış oldu.

1240 yılında Baba İlyas Amasya’da ve Baba Ishak güneyden isyanı başlattılar. Burada içeriğine pek değinmeyece- ğim. Kısa olarak  Ana- doluda büyük bir Türkmen yani bugün  bazı  nedenlerden  dolayı  adından  söz edilmeyen  bir Türkcülük  hareketi  başladı. Bu   harekete Türkmen  olmayan diğer  milletlerden  insanlarda   katıldılar. Selçuklu  ordusunun baş edemediği bu ayaklanmayı Selçuklu  devleti  müslü- man olmayan Frenk askerleri  getirterek  bas- tırttı ve bu olaylarda  binlerce Türkmen  kadın,  kız, çocuk demeden  öldürtüldü. Böylece  devlete  eğemen  sınıf  ile  toplum  yabancılaştırılmış oldu. Bunun  nedenleri  ise:  dinsel  görünüm altında  toplumsal ve ekonomik bunalımlar etkin rol oynamasıdır. Bu olaylardan sonra Türkmen’lere siyasal önem  verilmedi..  Fakat  o dönemlerde Türkistan topraklarından olan  Horasan’ın  Nişabur  kentinde  doğan  ve  Ahmet  Yesevi’den  ve  öğrencisi  Lokman Perende’- den  ders  alan  Hacı  Bektaşi Veli’de Anadolu' ya  geldi.  Baba  İlyas’ ın   halifelerinden olduğu  söylensede kardeşi Menteş Sivas’ta asıldı ama  kendisi  ayaklanmalara  katılmadı. O hep  yönetimlere  ters  düşmeden,  yönetimle  iç içe olmayı  düşündü. Bu düşüncesi  ile Sulucakarahüyüğ' e  gelen  Hacı Bektaşî  Velî’ ye  yerleşme izine  verildi  ve oraya yerleşti.

Hacı  Bektaşî Velî  burada  kurdugu Bektaşilik  tarikatı ile Türkmenler üzerinde etkili oldu. Halkı devlet ile birleştirip barışı ve beraberliği sağlamaya çalışırken saray  ve askeri  kadrolarına müritlerininde  girmesini  sağladı. Osmanlı sarayını korumakla görevli en büyük askeri gücü olan yeniçeri ocağının kurulmasında yardımcı olmasıylada, saray da Türkmen’lerin inanclarının kabül  görmesini  temin etti. Anadolu’ nun  hertarafına dervişler gönderen  H. Bektaşî Velî ülke toprakları içerisinde ve dışarı da birlik ve düzen sağlamaya çalıştı.

Fakat  her nedense; bu  oluşumlardan Osmanlı  saray  yönetimi  rahatsızlık  duymaya  başladı. Tarikata  bağlı  olan Abdalları, şeyhleri  ve dervişleri Geyikli Baba haricinde hepsini oraya buraya sürdürdü. Bu sürgünler dinsel  olmak- tan çok öte, siyasal  kuşkulardan  ileri  gelmekteydi. Yani birgün devlet idaresinin bu derviş ve tarikatlar vasıtasıyla Türkmenlerin eline geçmesi korkusu vardı padişahın aklında. (Çünkü taht için kendi babası ve kardeşlerini acıma- sızca öldürtmekteydiler. Onlarca  yasa ve kural buydu. ) Fakat bu arada Bektaşilik ve şiilik  Anadolu' da  yaygınlaş- maya  başladı  ve sınırları Avrupa ortalarına  kadar  uzandı. Fatih  Mehmet dönemine  kadar  mezhepler  sorun  ola- rak görülmedi. Fakat Osmanlı yönetim  ve kadrolarında  yabancı ların çoğalıp söz sahibi  olmalarıyla  yönetimde ve sarayda söz hakkı olan az sayıdaki  Türk’lerde  saraydan  uzaklaştırıldılar. Bu  arada saray  yönetiminde gözü olan siyasal  güçler  Osmanlı  ailesi  fertlerini ortadan kaldırarak yönetimini ellerine geçirmek istemekteydi. Bunlarda II. Mehmet soylu Osmanlı Çandar  ailesine  karşı  harekete  geçti. 1453  Istanbul’ un  fethinden  sonra  Çandarlı   Halil  Paşayı fetihe karşı gelme suçlaması ile görevden  alarak  ellerindeki  bütün  mallarını  aldırıp  tutuklattırarak  idam ettirdi.

“Yine aynı Osmanlı padişahı birinci padişah sayılan ve adı kurdugu bu devlete verilen Karaosman  lakablı Osman beyin karısına “ ben ve benim aşiretim Pers soyundan geliriz „ demesini  üzerine, kökünün  Yunanlılaşmış  Pers’- ler  ve  Ehemeniler (Acem ve Ehemen karışımı) soyundan geldiğini araştırıp açıklayan ve “ Tarihi  Sultan  Mehmet Han-ı Sani „ adlı yazdığı kitabında Fatih Sultan Mehmet ve onun  atasının Yunan’lıların  Pers  soyundan  geldiğinini belğelemesi ile kitabın yazarına mükafat olarak Kritovovus’u Fatih Sultan Mehmet İmroz adasına Kral yapmasıda Osmanlı’nın bilinmeyen diğer bir yüzüdür.„ ( A.Kemal Meram - Padişah Anaları kitabından Syf. 164 )

Bu gibi düşünce ve zihniyetleri taşıyarak,Türk yerine yabancı ecnebi kızlar  ile  evlenip  melez  çocuklar dünyaya getirerek, Türk’lükten yozlaşan Osmanlı padişahları, Türkler yerine onların kanını taşıdıklarını saydıkları yabancı- lara  sarayda  görev  vermekteydiler. Çandarlı  Halil Paşa olayı  ise buna  sadece  bir örnek oluşturmaktadır. Halil paşayı  yedikule  zindanlarında öldürttükten  sonra  yerine  devşirme  ve  köle olan  Yunan’lı  Zagonos paşa olarak getirildi. Hatta Fatih Sultan Mehmet ona  kız  kardeşini bile verip evlendirdi. Böylece saraydaki  Türk’ler görevlerin- den alınıp, yerine devşirmeler atandı ve mallarınada  el  konuldu. 16. yüzyılın  sonlarına  kadar 150 yıl  içinde  Kara- man lı Mehmet Paşa, Piri Mehmet Paşa ile Manisa’lı  Lala paşa haricinde Vezir-i azam  olan  otuz dört kişinin tümü devşirme olup; ne Türk’lük nede Türkmen’lik ile uzaktan yakından en ufak ilğisi bulunmamaktadır. Gelişmekte olan bu olaylar dengelerin  değişmesine neden oldu. II.  Mehmet  İmparatorluk  politikası  için  Anadolu' da  yaygınlaşan mezheplerden  biri   olan  sünnîliği  en elverişli   ideoloji  olarak  görüp,  Nizam-ı alem  ocakları   için,  kardeş   kanı  dökmek vacipti r derken, I. Selim hilafeti elde etmek için  dahada  ileri  giderek  sözde  Türk  yönetimi, Anadolu  kır- larında yaşayan Türkmen’lere karşı kıyımlar başlattı. Toprak düzeni bu kesim üzerinde bozulmasından ve baskıla- rın artma- sından sonrada yine kıpırdanmalar belirmeye başladı.


1300 yıllarının sonlarına doğru bugün Yunanistan sınırları içinde olan  Simav’ da bir kadının  oğlu olan Şeyh Bedret- tin dünyaya geldi. İyi bir Medrese eğitimi gördükten sonra Mısır’a gitti. Büyük alimlerden din eğitimi alarak  Anadol' ya sözüm ona bir bilgin  olarak  geri   döndü. Günümüze kadar yansıyan kendi fikir, öğreti  ve düşüncelerini  Anado- lu’lunun çeşitli yerlerini gezerek yaymaya çalıştı. Şeyh Bedrettn’e  en  çok  kırsal  bölgelerde  yaşayan  ve  Osmanlı devleti  ile  barışık olmayan Türkmen’ler ilği gösterdi. Buna diğer müslüman  olmayan  milletlerden  olan  halktanda destek  geldi. Daha  önemlisi  Bedrettin’in  fikir  ve  düşüncelerini  benimseyenler  arasında Musa  Çelebi’ de  vardır vede Şeyh Bedrettin Musa Çelebi’nin  ordusunda subaydır. Koltuk  hırsı  ile  bunu  bir bahane eden kardeşi Mehmet Çelebi malikhanedekilerin yardımı ile kardeşi, Musa Çelebiyi öldürtü ve Şeyh Bedrettin’ide sürgün etti. 

Moğollar’ dan sonra  Timur’luların Anadoluda yayılmaya başlamasından sonra, doğudan batıya akın  akın Türkmen aşiretleri  gelmekteydi. Bu  büyük  göçler nedeniyle  bu  bölgelerde işsizlik  çoğaldı, yoksuluk ve fakirliğin yanı  sıra  rüşvet  artarkan, Istanbul’daki sarayda Yıldırım Beyazıt yönetimi, Avrupa saraylarındaki  yaşantılara özenip, onların yaşantısını Osmanlı sarayına taşımış onlar gibi yaşamaya başlamıştı. Bunları  fırsat  bilen  Osmanlı  kadısının  oğlu ve zamanla orduda  yüksek dereceye kadar yükselmiş bir subay (Paşa )  olan  Şeyh  Bedrettin,  birliğinin  bozguna  uğraması  ve  kendisininde  yenilip  sürğün edilmesiyle  zaten  saraya  kızğındı. Anadaoldaki  gelişen bu  olaylardan belirli bir yere gelmeyi kafasına koyan Şeyh  Bedrettin, halkın arasına  girip olup  bitenleri  onlara  anlattı ve topladı- ğı güçler ile 1420 de bir halk ayaklanması başlatı. Fakat başarısız oldu ve yakalanarak Serezde idam edildi.

Anadolu’da uzun zaman sessizlik dönemi yaşandı. 15. yüzyılın başlarında İran Azerbaycan’nında  Erdebil  kentinde  Şeyh  Safi  adında bir  Türkmen  babası  orada  bir ocak  kurdu. Erdebil  ocağı  denilen  burası  Kalender  ve  Halveti  tarikatlarının  karışımı  bir dinsel  inancı  savunmaktaydı  ve Anadolu’da  halifeleri  vardı . Seyh  Safi’nin  torunu olan Şeyh  Cüneyt çok zeki  ve çekici  bir  konuşma  yeteneğine  sahipti. Oda Anadolu’da  gezip, halkın  dertlerini  dinledi  ve  onlara  telkinde bulundu. Sultan  Murada hediyeler göndererek  Kurtluk belini ikamet etmesi için kendisine veril- mesini istedi. Fakat Osmanlı padişahınca kabul edilmedi. Bunun üzerine önce Konya’ ya daha  sonra  Toroslardaki  Varsak  Türkmenleri  arasına  girdi. Şikayet  üzerine  oradan  ayrıldı  ve  İskenderun  yakınlarında  bir kaleye  yerle- şip  orayı   tarikat  merkezi  yaptı. Burada  güçlenen  Şeyh Cüneyt’ in  üzerine Mısır Sultanı asker gönderdi. Savaşta yenilen Cüneyt, Karadeniz bölgesinin geliş miş bir şehri olan Samsun’a  kaçtı.

O yıllarda  Anadolu’dan  Azerbaycan’a  Akkoyunlular  ve  Karakoyunlu’lar diye Türkmen  oymakları  göçmüştür. Bu  iki  Türkmen  beyleri sürekli birbiriyle savaşmaktaydılar. Akkoyunlu  beyi  Uzun Hasan, Karakoyunlulara karşı  güç- lenmek için Şeyh Cüneyt’e sahip çıktı ve onu sarayına aldı. Daha sonra  kızkardeşi  ile  evlendirerek  akrabalık kur- du ;  fakat  Şey Cüneyt üç yıl kaldıktan sonra Diyarbakır’dan ayrılıp Erdebil’e döndü. Şeyh Cüneyt’in dönüşü ile Erde- bil siyasi bir güce sahip oldu. Şeyh  tekke  giderlerini  karşılamak ve  yandaşlarını  doyurmak için Kafkaslara sahip olan  Şirvan  Beyi  ile  savaşırken  savaş  meydanında  öldü. Vasiyeti   üzerine  Diyardbakır’daki   karısından (Uzun Hasan’ın kızkardeşinden ) doğan henüz küçük yaşlarda olan Haydar Erdebil’e  getirilip  babasının  postuna  oturtul- du. Haydar  Sivas’dan Horasan’a kadar uzanan Akkoyunlu devletinin sahibi olan dayısı Uzun Hasan’ın kızı Alemşah ile evlenerek dahada güçlendi.

Şeyhliğinin yanı sıra bir yönetici, devlet adamlığı ve kurduğu ordunun başında  bir komutan gibi  görev  yapıp  taraf- tarlarının  başlarına  kırmızı  başlık  giydirdi. Bundan  dolayı  onun  taraftarlarına "Kızılbaşlar" denildi. Diğer yönden Modon ve Korun’un alınması ile uğraşan II. Beyazıt olup bitenlerden çok geç haberdar olmakla  beraber  oda  diğer- leri gibi Anadoluda Kızılbaş Türkmen’leri sindirme harekatına başladı. Aslı ekonomik nedenlere dayalı bu harekete katılan halk, büyük direnişler gösterdi. Buna karşı devlet bir başarı elde edemedi. Diğer taraftan güçlenen bir ordu oluşturan Haydar Kafkasya’daki Çerkezler üzerine 1486 yılında  saldırdı. Onbin  donatımsız  ve  teşkilatsız bir halk gru- buyla saldırıya geçen Şeyh Cüneyt bu gazada  bol ganimet  ile  döndü. Ertesi  yılda  aynı  sonucu  alan Şeyh’in  namı  ve  ünü arttı. Bundan korkan Akkoyunlu devletinin ileri gelenleri  Haydar’ı Erdebil’den uzaklaştırmak istediler- se de buna gücleri yetmedi. 1488  yılında  üçüncü kez Şirvana babasının  intikamını  almak  için gittiğinde bu  güce karşı  koyamayacagını  gören  Şirvanşah, damadı Akkoyunlu Yakup  beyden  yardım istedi. Gelen  Akkoyunlu’ ların yardımı ile saldırıya geçti  ve  Haydar bir okla  vurularak  öldürüldü. Haydar’ın  yar Ali  ve  İsmail  adlarında  iki  oğlu vardı. Akkoyunlu Beyi Rüstem’in  ani  bir  saldırısı üzerine Aliyar öldürüldü ve İsmail’i ise müritleri tarafından Gilana kaçırıldı. Orada oniki  yaşını  bitiren  İsmail  Anadolu’ya  geçip, Türkmenleri  birliğe çağırdı. Çağırı  üzerine  Osmanlı  ülkesindeki  bütün Türkmen ler birleşdi. Bu  birleşmeye  gerek  Osmanlı’lar  gerekse  diğer  beylikler sadece  seyirci  kaldılar. İsmail  Anadolu’dan topladığı sekiz on bin kişilik bir ordu ile geri döndü.

Orada ilk işi Şirvan üzerine yürüyerek babasının ve dedesinin intikamını almak  ve  taraftarlarına  doyumluk  sağla- maktır. Büyük bir orduya sahip olan  Şirvanşah  bu  savaşta  öldü  ve  ordusu dağıldı. Böylece  Baku  İsmail’in  eline geçti. Elde ettiği güç ve para ile dahada güçlenerek ikiye  ayrılmış  olan  Akkoyunlu  Sultanına  savaş  açtı.  Böylece güneydoğu Anadolu’dan  Azerbayana  adar olan yeri alıp, 1501 yılında Sefaf î devletini  kurarak, Şahlığını  ilân  etti. Bu  gelişmelerden  rahatsız olan  Osmanlı  müverrihlerinden  biri  olan  Isfahanlı  Hoca  Muhammed’in torunu  Hâce Sadeddin ( sözüm ona ) Sadeddin Efendi;

‘ Başına tâc aldı çıktı ol pelid
İtti bîidrâk Etraki mürid ’’


sözleri ile tahta çıkan Şah İsmail için; başına taç aldı, tahta çıktı anlayışsız Türk diyerek onu Türk  olduğu  için  aşa- ğılayarak,  küçük  düşürüp  kötülemektedir. Öbür  taraftan  iyi  bir  şair ve halk  aşığı olarak  Anadoluda  tanınan  ve Türk edabiyatında Şah Hatayî olarak geçen Şah İsmail baş görevlere Anadolu’dan gelen Türkmen beylerini getirdi. Bu hareket Osmanlı  saray  yönetimince  hoş  karşılanmayan  Türkmen' lerin   İran’daki  Sefafi  Devleti   idaresinde  yaşamak  için İran’a akın  etti. Anadolu’ daki  dengelerin diğer uluslardan olan Rum ve Ermeni’ler lehine bozulmaya başlaması üzerine Osmanlı devleti Anadoludaki  Bektaşi’leri  destekleyerek hem  bu  göçü  önlemek  hemde  karşı tarafın  güçlerini   kırmak  planları  yapmaya başladı.  Bektaşi’ lere   sarayda  yer  verip,  bazı   yönetim  kadrolarına  onlardan  aldı. Fakat  Şah  İsmail  İran’ daki   ve  Anadolu’ daki   gücünü  iyice  artırdı. Bu  arada  Osmanlı  sarayına yakınlaşan Bektaşiler ile Anadoluda yaşayan ve Türk diye hakaretler edilen Türkmen  Kızılbaş  ve  Alevi' lerin arası  açıldı.

Osmanlı şehzadeleri taht yarışında iken; Şah İsmail’in Halifesi Nur Ali Anadoluya gelerek  buradan  topladığı  Avşar, Varsak,  Karamanlı, Turgutlu, Bozoklu,  Tekeli  ve  Hamide’li  aşiretlerinden  topladığı  güçlerle  Tokat,  Amasya   ve Sivası  aldı. Osmanlı   sarayında   ise  II. Beyazıt  görev  ve  yetkilerini  sadrazam  ve  divana  bırakırken  adaletsizlik, yolsuzluk  ve  rüşvet  halkı  canından bıktırmıştı. Bunun üzerine köylüler ayaklanıp, önüne ne geçtiyse yakıp yıktılar. Bu olayları iyi değerlendiren  Yavuz  Sultan  Selim  Trabzon  valisiyken 1512  yılında Istanbul’daki Osmanlı tahttında oturan babasını  betaraf  ederek   zorla   tahta  çıkıp  oturdu. Devletin çıkarları  için  gerekirse  kardeş katli vaciptir diyen Yavuz bu gelişmelerin İran topraklarını Pers değil bir Türk ülkesi haline getiren Şah  İsmail’ in  yaptığını  bildi  ve  İranda  kurulan  Sefavî Türkmen devletine karşı savaş ilan  etti. ( Bugün kü  İran  toprakları  içinde  kurulan  yeni   Sefafî Türk  devleti  çoğunluğu  Anadolu’daki baskılardan  kaçıp  giden şii ve Alevî  inancından olan Avşar ve Türk- menlerden  oluşmaktaydı.) Yalınız,  Yavuz  sefere  çıkmadan  önce  Anadoludaki   ve  kendi  askeri   içindeki   Alevi  (kızılbaş) Türkmen  askerlerini ortadan  kaldırttı. Diğer  taraftan  yabancı asıllı  Müftü Hamza efendi ve Şeyhülislam İbn-i Kemal gibi kişileri yanına topladı.

Istanbul’un fethinde yenilip kaçan Bizanslılar  bozğuna  uğrayıp  canlarını  kurtarmak  için  kaçarlarken  arkalarına dönüp şu  sözleri  bağırarak Siz kaleyi dıştan kuşatınız ama anahtarı bizdedir„  ayrılmışlardı. Güçleri  ve askerleri ile  yenemieceklerini   anlayan  Bizans’ lılar  Osmanlı’ nın  yönetim   kadrolarına  adamlarını  sokarak  bazı  planlar uygulamaya koydular. Bu görevi kiliseler üstlenmişlerdi. Yetiştirdiği  papazlarını Anadoluya gönderip ve müslüman- lığı kabul ettirdi. Müslüman olmasını yeterli gören Osman’lı yönetimi iyi eğitim görmüş bu kişileri alıp  Şeyhülislam- lığa  kadar  yükselti  ve   artık  ülkede  asıl  amacı  Anadoluda  bir  Alevilik - Sünilik  adı altında  olaylar  çıkartarak Osmanlı Türk devletini  içten  çokertmek  ve  güçsüzlüğünden  faydalanarak  tekrar Istanbul’u  ve  Anadolu’yu zapt etmek  zihniyetli  kişilere görev verdi. Din adamı adı altında faliyet gösterenler arasında Yavuz’un Saraya aldığı asıl adı  Josef Hammon olan müftü Hamza ve diğer ecnebi İbn-i  Kemal  ile  Bosnalı Ebu Sud  gibi  sözde din  adamlarına  birer  fetva  çıkartırarak,  isyana katılan bu Türkmen’lerin birer kafir olduğu ve katlinin vacip olacağını kin ve nefret kusarak, daha bir çok iftira ile Anadolunun  her tarafındaki camilerde okuturdular. Bununla  kalmayan  Yavuz yerel yönetimlerden ad ve soyadlarını nüfus kütüklerine yazdırmaları emrini verdi. (Alevî Türkmen’leri fişlettirdi.) (Keşke bu nüfus kayıt ve sayımları bugün yararlanabileceimiz bir arşivleme için olsaydı ne kadar iyi olacaktı.)


Yavuz Çaldıran seferi öncesi yaptırdığı kimlik tesbitinden hemen sonra ellibinden fazla Türkmen’i katlettirdi. Yavuz Sultan Selim kendisi ve  hasmı  olan  Şah İsmail’e  Farsca bir mektup yazarak müslüm olmaya davet etti. Buna kar- şı İran topraklarının üzerinde hükmeden ve zaten Müslüman olan Türkmen  asıllı Şah  İsmail  ise ; öztürkçe  olarak cevap verdiği mektubunda; Fars’larında yaşadığı İran topraklarında bir Türke ve Türklüğe  yakışır bir  şekilde  milli- ye tinden, kültüründen vede dilinden kesinlikle taviz vermedi. Aynı dili konuşan, aynı bölgenin ve  aynı  millete  men- sup bu  insanlar saltanat ugruna  1514  yılında  Çaldıran’da  karşı  karşıya  geldiler. Türkmen’lerden  inançlarından dolayı  faydalanmayı  iyi  bilen Şah, bu  insanlara el, etek  öptürüp, altın  saray  ve  altın  taht  üzerinde bu insanların omuzlarında gezmeyi saltanat edinmişken; yanına topladığı eğitimsiz ve silahsız fakat  imanlı  Türkmen ordusu  ile Çaldıran önlerine gelip Yavuz’un  karşısına  çıktı.

Yavuz’un deneyimli, yıllarca cephelerden cepheye koşan ordusu ve topları  karşısında, Şah  İsmail, meydanda  bin- lerce  şehit ile  karısınıda  savaş  meydanında  bıraklarak kaçtı. Fakat savaş  sorunu bitirmemiş bilakis  asıl  sorun bundan  sonra  başlamıştır.  Yavuz  Selim  Anadolu’ da ve doğuda  denge  kurabilmek  için Alevî   ve  Kızılbaşlar  ile Bektaşiler   üzerindeki  baskıyı  ve  katliamı  artırırken , savunmasına  destek aramak  amacı  ile  doğudaki   Kürt  aşiret  beylerini , başta  Karadeniz  bölgesinin  Türk’leşmesini  sağlayan Cepnililer olmak üzere diğer Türkmen’lerin üzerine saldı. Bunun üzerine çok Türkmen kaçarak  bir  Türkmen devleti  haline  gelen İran’ a   yerleştiler. Böylece doğu  Anadolunun boşalması  ile o  bölğeler Kürtlerin  kullanım  alanında  kaldı. Aynı  zamanda  o  bölğelerde  yaşa- makta olan 38 Kürd  aşiret  beyine Osmanlı devletinin Alevi Türkmenlere karşı savaşmaları karşılığında büyük  yet- kiler ve toprak verdi. Yurtlarını  terk etmeyip kalanlar ise; diğer işsiz güçsüz  insanlarla, din  inanç  mezhep  gözet- meksizin  isyancıların  çağırılarına  katılıp, onlardan ümit  beklediler. Yavuz Mısır seferindeyken Anadolu’da Yozgat’ taki  (Bozok) Türkmenler  arasında Celal adında biribirisinin kışkırtması ile tekrar isyan başlattı, fakat oda diğerleri gibi başarısız oldu. Kendini şeyh olarak tanıtan bu şahıs yakalanarak idam edildi.

Yavuzdan sonra tahta oturan  Kanunî  Sultan  Süleyman  ise bu  olaylardan sonra  bozulan  saray  bütcesini  düzelt- mek için ülke genelinde toprak yazımı isteyip toprakların olduğundan fazla yazılmasını emretti. Ayreten bir aile için bir öküzün sürdüğü yerden fazlası geri alındı. Kanunî  Sultan Süleyman  diye  anılan  I. Süleyman’ın  tahta   çıkması  ile Anadoluda olaylar bitmedi. Zaten fakir ve geçinemez  halde olan  halka  yüklenen  verğilere  karşı  halk direnişe geçti. Anadolu’da başlıyan bu direnişlerin başında Türkler  ve  baskılara  dayanamayan  diğer azınlık gruplar  vardı. Kanunî’ de  babası  Yavuz  gibi  kızılbaş  diye  tanımladıkları  Alevi  inancını  benimsemiş  Anadolu' daki  Türkmen, Avşar, Yörük, Tahtacı  ve  Varsak  gibi  çeşitli  isimlerle  adlandırılan türk varlığına karşı kin ve hınç dolu idi. Şii’liğin yok edilmesi bu toplumun katli için doğu ve güneydoğu  bölğelerinde yaşamakta olan Kürt beylerine büyük yetki ve imtiyazlar  verip  onların  muhtariyetliklerini   hükümleriyle  onaylıyordu. Amaç  doğu  ve  güney doğu  bölğelerinde yaşa makta  olan Akkoyunlu  ve  Karakoyunlu  Türk  devletlerine  mensup olup İran’daki Sefavi Türk devletini oluş- turan Türk teşekküllerinden  Türkmenlerin, daha  doğrusu  Türk’lerin  varlığını o bölğelerden silmekti. ( Ne yazık ki Osmanlı’ nın o zamanki siyasi yönetim anlayışı ,o bölgedeki  Kürt  nüfüsunun  artmasına  ve  bugün doğu ve güney- doğuda cereyan  eden sosyal  patlamanın ve oradaki Kürt nüfus yoğunluğunun  bu  denli  artmasında  örneklerini  vereceğim  bu  gibi  yönetim felsefesi güden adlarından  övünülerek  bahsedilen  Osmanlının  bu  yönetici  ve akılda- nelerinin verecekleri zararaları ve bedellerini ne yazıkki bugün bizler ödemekteyiz .)

Kanuni’nin Topkapı Sarayı Arşivinde bulunan, E. 11969 Arşiv numaralı 38 Kürt beyine yazdığı Hüküm’ün tercümesi- ni aynen veriyorum. (*)
Kızılbşların yenilmesinde yararlıklar gösteren Kürt  beylerine, gerek  devlete  karşı  gösterdikleri  öz  kulluk  ve  dilâverlikleri  karşılığı olarak ve gerek kendilerinin vaki müraacat ve  istirhamları göz önüne alınarak, her birinin ötedenberi ellerinde ve tasarruflarında  bulu- nan eyâlet ve kaleler geçmiş  zamanlardan beri yurtları ve ocakları  olduğu gibi  ayrı  ayrı  beratlarla  ihsan edilen yerleride  kendilerine verilip  musarrıf  oldukları  eyâletleri,  kaleleri, şehirleri,  köyleri ve  mezraları  bütün  mahsülleriyle, oğuldan oğula  intikal  etmek  şartıyle kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir. Bu münasebetle  aralarında asla  anlaşmazlık ve geçimsizlik  çıkmamalı, dışarıdan  müdahale ve taaruz edilmemelidir. Bu  emr-i  celile  riayet  edilecek, hiç bir süretle  üzerinde kalem oynatılmıyacak hiç bir yeri değiştirilmeyecektir. Bey ödüllüğünde eyâleti kaldırmayıp bütün hududu  ile  mülknâme-i Humayun uyarınca oğlu bir ise ona kalacak, eğer müteadddid ise istekleri üzerine kale ve yerleri aralarında paylaşacaklardır. Uzlaşamaz- larsa Kürdistan beyleri (..? ) nasıl münasip  görürlerse  öyle  yapacak ve mülkiyet yolu ile bunlara ebediyete kadar ilâ ebeddevrân mutasarrıf olacaklardır.Eğer bey, vârizsiz, akrabasız ölmüşse o zaman eyâleti hariçten ve yaban- cılardan  hiç bir  kimseye  verilmeyecek, Kürdistan  beyleriyle  görüşülüp ve ittifak edilip, onlar  bölğenin  beylerin- den veya beyzâdelerinden her kimi uygun görürlerse ona tevcih edeceklerdir.

Cenab-ı Hakkın birliği üzerine yemin ederek bu muahede-i Hümayunumu, emr-i celilimi tekrar  eder  ve  mühürle- rim. Ulu Peyganberimizin nübüvvet  ve  risâleti  hakkı  için  mademki  Kürt beyleri  doğruluk  üzere dosttuma dost,  düşmanıma düşman olmaktadırlar.  Devletime sadık  kaldıkları  müddetce  ferman-ı  şerifime  riayet  etmelidirler. Bu emre  karşı  gelenlerin, Allah’ın  izniyle  hesap  gününde  suçlu  ve günâhkâr  ve  zalimlerden  olmalarını  niyaz eylerim amma asıl isteğim doğruluk yolundan ayrı düşülmemesidir. Bu yolda üzerlerine din ve devletime ait işler düştüğü zaman Diyarbakır ve Bağdat beyler beyleri ve etrafta  bulunan  Kürt  beyleri birlik  ve  beraberlik  içinde  olmalı. Cümle askerleri ve savaş araçları ile düşman üzerine saldırmak için dakika kaybetmemelidirler.Şeriat ve  kanun  dairesinden  ayrılma- yıp emirlerindeki reayaya zulüm ve her türlü fenalıklardan  kesinlikle  sakınmalıdır- lar. Her zaman devletimize  itaatı, hayatın sermayesi, saadetin süsü  bilip  doğruluktan ve  bağlılıktan  kaçınılma- malıdır. Cenab-ı Hakkın  lütuf  ve  keremiyle, benden  sonre,  her kim  hilâfet  ve saltanat tahtına geçerse can ve gönülden doğrulukla ona  tabi  olmalı, tahta geçmeyip  hariçte  kalan oğullarımı düşmanım  bilip  yardım isteyecek olurlarsa kabul etmemeli..’’
diye biten Osmanlı’nın fermanında, Kanuni  Sultan Süleyman’ın düşmanı sadece Alevi Türkmen  ve  Avşarlar  değil  kendi  düşünce  ve  devlet  yönetme  felsefesine uygun olmayan, ters düşen, oğulları içinde geçerli görülmektedir.

Şimdi sırası gelmişken, Irkına karşı aynı kini taşıyan Kanuni’den sonra tahta oturan Osmanlının diğer bir Padişahı III. Murat’ın 1587 yılında Hakkâri’deki Kürt beyine yazdığı ve Topkapı Saray Arşivindeki 64, Hü, 52 numaralı başka bir hükme (fermana) (*) bir bakalım.

emrinizde  bulunan  Kürt  aşiretleriyle  kusursuz  ve eksiksiz  bir  halde  cenge ( savaşa ) hazır  olasız. Tebriz’de bulunan Vezir’im  Cafer Paşa’dan haber gelir gelmez acele hareket  edip  Tebriz’ den   ona  milâki   olasız. (buluşu- nuz) Kürt  Emirleri ( yöre başkanları )   şimdiye kadar <<kızılbaşlara >> (alevî-şiler)  kılıç  sallayarak  Allah yolunda gaza ve cihat (din yolunda  savaş  edegelmişlerdir. Abbas  Mirza’nın  etrafına  toplanan  şeytan  tabiatlı   askerler tek durmayıp   muhtelif   hareket  ederek  onun  başına  bela  getirseler  gerekür. Artık  hamiyet  vaktidir. İnşallah uğuru Hümâyunumdaki  hizmetiniz zay i olmayacaktır (unutulmuyacakır).Kat be kat çoğalarak inayetlerime  maz- hariye- tiniz (bağışlayacaklarıma kavuşmanız) muhakkaktır.Din uğrunda çalışıp Kürt Emirleri arasında  faideli  ve adı anılır olasız
.) (*)  diye  biten  Osmanlı  padişahlarının  fermanlarını  inceledikten  sonra  kaldığımız  yerden  yine devam edelim çünkü bu fermanlar ileride Anadoludaki göçlere ve diğer konulara ışık tutacaktır.

1526 yılında Kanuni  Sultan Süleyman  Macaristan  seferindeyken, il  yazıcısının  yazdığı vergi miktarını fazla bulan Türkmen ileri gelenlerin- den Süklün hoca denilen bir Türkmen’in çadırında misafir olarak bulunan dedenin  sakalı  kestirildi. Bu olay Türkmen’leri  çileden  çıkartı ve duyulması  ile bütün  Anadoluda  ayaklanmalar  başladı  ve  bunu Kalender Çelebi ayaklanması  takip  etti. Bu olayları  haber  alan  Kanuni  Macaristan  seferini  yarıda  keserek geri döndü. Bazı askerlerinde  katıldığı  bu  ayaklanmaya  fırsat  bekleyen  bütün halk  katılmıştı. Halkın karşısında ordu yetersiz kalınca bazı sipahiler  araya  girerek  halkı  yatıştırmaya  mecbur  olmuştu. Bu  seferki  ayaklanma  herne  kadar kızılbaş ayaklanması olarak gösterilse de  ayaklanmaların  asıl  nedenlerinin  başında  açlık  ve  sefalet  için- de daha fazla dayanma gücü olmayan halkın ekmek iş ve aş istemesinden kaynaklanmaktaydı..

16. yüzyılın sonlarına doğru açlık ve sefalet dahada hat sefaya ulaştı. Sivas’ta halk açlıktan çocuğunu  kesip  yiyen- leri cezalandırmak için yakılan ateşler üzerine atılıp yakılan insanların pişmiş etlerine  saldırmışlardı. Görgü  tanığı Sivas’lı Şeyh  Recep  Arapca  kaleme aldığı bir eserinde “ Fakir halk açlıktan ot ve ağaç kabukları, kedi ve  köpek- leri yemeye başladı. Onlarda bitince çocuklarını kesip yemeye başla- dılar „ diye yazmaktadır. Ayrıca Kanuni  yöne timine halkın açlıktan otladığı bir rapor halinde  belirtilirken 1577  yılında  kendini  Şah İsmail diye tanıtan sahte bir şah ortaya çıktı. Şambayadı Türkmen’lerinden olup  ekonomik  nedenlerle  Bozoktan (Yozgat’tan)  İran’a  göçen  bu sahte Şah İsmail, bu ortamdan faydalanarak, doğu ve güney  doğudaki, hükümet  yanlısı olmayan  Rişvanlı  Kürtler  ve  diğer  Kürt  toplu- lukları ile Anadolu’da kırsal bölgelerde yaşayan Türkmen’leri yanına  alarak  ayaklanma  baş- latı.  Sivas  ve  çevresinde  ise şiir ve deyişleri ile Anadoluda Türkmen’lerin gönlünde taht kurmuş ozanlarından Pir Sultan Abdalda bu hareket içerisinde yer alıp başı çekerek öncülük etti fakat; başarılı olamayıp ayaklanma bastırı- larak, güçler dağıtıldı. Pir  Sultan ise Sivas’ta  halkın  önünde  kurulan dar  ağacında  kendi müridi tarafından asıla- rak idam edildi . Bu arada 1588 yıllarında İran’da  yönetim  için  çıkan  karğaşadan  faydalanmak isteyen Osmanlı devleti  Ferhat  Paşa komutasında  asker  gönderdi. 1590  yılında  İran’da  Sefavi’lerle 1590  yılında  barış imzalandı.  Sefavilerin gücünü yitirmesiyle 1737 yıllarından Avşar Türklerin’den Nadir Şahın Sefafî  hanedanını  ortadan  tama- men kaldırmasıyla bir daha ayaklanma sesi duyulmadı. Fakat  bundan  sonra 1826  yılında Padişah olan  II. Mahmut hepside Bektaşi tarikatına mensup olan yeniçeri  ocağını kapatıp Anadoludaki ayaklanmalarda hep  devletle  bera- ber  olan  Bektaşi  büyüklerini  Şeyhülislam  Muhammed  Tahir’in  fetvası  ile  kimini  öldürttü  kimisinide  sürgüne gönderdi. Bu  olaylar  olurken  Yeniçerlilerde  boş durmayıp   ayaklandılar. ( “Yalınız  burada  şunu  vurgulamakta yarar vardır vede bu konuları birbirinden ayırt  etmek gerekir. Yeniçerliler hiç bir zaman Bektaşi  tarikatından  ol- dukları için Anadoludaki dinsel ve inançsal olaylardan dolayı (Ordudaki  görevlerinden  atılanlar hariç) taraf tutup, kendi inaçlarına daha yakın hatta aynı olan Alevilerin kesmin yanında yer almamışlardır. „ )

Padişah  topaldığı  yabancı  güçlerle, girdiği  savaşlarda  Osmanlı adına zafer üstüne zafer kazanan kendi askerini  yani Yeniçeri  askerlerinin kışlalarını toplarla yerle  bir  ettirmesi  olayı  Osmanlı  devleti  lehine  iyi  gelişmedi. Aksi- ne 1789  yılındaki  Fransız İhtilali  ile  başlayan Avrupadaki  gelişmeler, Osmanlı  devletinin  toprakları  içerisindede  etkisini  göstermeye  başladı. Hatalı  yönetim  ve çağa bir türlü ayak uyduramaması sonucu olarak son zamanların-  da çırpındıkca batmaya başladı. Savaşlarla aldığı yenilğilerden  sonra Osmanlı  İmparatorluk  sınırları  içerisindeki ülkeleri birer birer sahiplerine geri vererek çekilmek zorunda  kaldı. Balkanlardaki  bütün  topraklarını  kayıp  eden Osmanlı  buralardan  aldıkları  verğilerden  ve  gelirden  mahrum  kalmasıyla  büyük  ölçüde  sarayın  ekonomiside bozuldu. Bunu  fırsat  bilen  Rusya Kafkasya üzerinden Osmanlı devletine karşı Rumî 1293 ( Milâdî 1877 - 78 )  yılla- rında Türk  tarihinde adı  93 harbi olarak bildiğimiz savaşı başlattı. Her  girdiği  savaşlarda  Osmanlı  ordusu  karşı- sında yenilği alan Rusların  amacı  savaşlarda  yenilip  alamadıkları  Kafkasyadaki toprakları ve Anadolunun bilhas- sa doğu ve güneydoğusunu  alarak  Akdenize  kadar  inerek  kendilerine  bir  deniz  yolu  ve  liman almaktı. Rus’lar bu  savaşta  Kafkasyadaki  şimdiki Türk devletlerininde  içerisinde olan yerleri almayı başarırlarken, Anadolu’daki  Akdenize  açılacak  bir  Rus  yolu  ise sadece  rüyalarında  kalmıştı. Fakat ;   Osmanlı   sarayının  içine  düştüğü  bu  sıkıntıdan yararlanmak  isteyen sadece  Ruslar  değildi. 1900  yıllarının  başlarında  İngiliz’ler , Fransız’lar  ve   İtal- yan ’lar  Anadoluyu   işğal  etmeye  başlamışlardı. Saraya  sıkışıp  kalan  Istanbul’daki  Padişah, çare  olarak  işgal güçleriyle anlaşarak tahtını korumak için onlarla bir mütareke imzaladı. Bu  antlaşmaya göre Anadolu ’da Osman- lı devletinin idaresinden çıkmış (elinden alınmış) bir anlamda 600  yıllık  Osmanlı  İmparatorluğunun  sonu olmuştu .

Ülkede eğitim ve öğretime önem verilmemiş sade bu bilinçsiz insanları  uydurma  ve  iftiralarla  birbirine  düşürüp, çeşitli inanç, mezhep ve etnik gruptaki insanları birbirine karşı sırf kendi  menfaatları  ve  tahta oturma sevdası ile yönetmeye çalışan bu zatlar son gelişmelerden sonra  ülkeyi  kayıp ettiklerini  anlamışlar fakat iş  işten  geçmişti. Yinede  formalite  olarak  işgalci  devletler  kendilerine  tahtlarını  sözde  garanti   ettiler. İşte  o  sıralar  Avrupa’ da  öğrenim gören Namık Kemal,  Talat Paşa,  Rıza Tefik  ve  Şeyhülislam  Musa  Kazım  efendi  gibi (dikkat edelim  bu- da bir şeyhülislamdır.) aydın Jön Türk’ler Avrupa’da ve Türkiye’de çalışmalara başlamış, İttihak  ve  Terakki  Cemi- yetini kurmuşlardır. Bunlar aynı zamanda Osmanlı devletinin dedelerini katlettiği Türkmen Türk  milliyetcisi  Bekta- şilerin torunlarıdır. Amaçları Türkiye’ yi  yabancı  güçlerden  ve  kendi  ırk  ve  milletine düşman olan taht  sevdalısı Padişahlıktan kurtarmaktır.

Osmanlı ordusunda o zamanlar  bir subay  olan  ve  Fas , Cezayir  ve Tunus’ta  cepheden  cepheye  koşan  Mustafa Kemal’ide yanına alarak işgalci  güçler ile yapılan anlaşmayı  kabul  etmeyip,  Padişahı  ve  Osmanlı  devletini   tanı- madıklarını açıkladılar. Padişah ise; her tarafa gönderdiği fermanlar ile bunları birer vatan haini  ilan  etti. Osmanlı- nın son saltanat düşkünü bu zatlar, kendine ait saraya yakın kuvveti ile Türkiye’deki  tutucu  ve  aşırı  dinci (şeriat- cı)  kesimi, ( İngiliz’lerin  destek ve planları ile ) Anadolunun  yeniden  düşman  ve  işgalci devletlerden kurtarılması için kurulan Kuvayi Milliye hareketine karşı  kışkırtıp seferber etti.

Buna karşı Mustafa Kemal Anadolu turlarına çıktı. Yıllarca Osmanlı  devletinin  sarayında horlanan ve  katlini  vacib olarak gödüğü,  Türkmen  ve  Avşarları saflarına katmak için  harekete  geçti. Bunun  için  başta  inançları   gereği   bağlı  oldukları  Hacı  Bektaşı’da uğrayarak tekkeden savaşta kendisine destek istedi.(Buraya çok dikkat edilmesi gerekiyor. Çünkü  Osmanlı devleti  zamanında  imha edilmeleri için  gıyablarına fermanlar çıkartılan  ve  şeyhülis- lamları  tarafından dini  düşünceleri  ağır basan  halka (sünnîlere) fetvalar  vererek  bu Türklere karşı savaşmaya ve yok etmeye çalışılan bu insanlar yaşadıkları ülkeleri  için  savaşa  seferber olurlarken, Osmanlı  zihniyetindeki gerici toplum ise; yine kendi yaşadıkları ülkeyi istilâ eden Emperyalis devletlerle din adına yan  yana saf  tutmuş- lardır.) Türkiye’yi baştan sona dolaşan  Bektaşî  ve  Alevî dedeleri  Türkmen Alevî taliplerinden  savaşa  katılmaları- nı  ve  Atatürk’ün  yanında  olmalarını  ve elden  çıkmış olan  vatanı  kurtarmak için yardım  istemişler  ve  bunun  için  poropuğanda  yapmışlardır. Diğer taraftan  kendi sonunu  getirip bitirmiş Osmanlı  yanlısı  sünni  ve şeriatcı kesimse ; İngilizlerin ve Padişah Vahdetti’in adamlarının,din elden gidiyor çığrıkları ile saray cephesinde yer alıp , Atatürk ve onun yandaşlarına karşı savaş başlatıp, süikastler hazırlamaktaydılar. Yıllarca devam eden kanlı savaşlar sonrası işgalci güçlerden; İngiltere, Fransa, Yunanistan ve İtalyanları  ülkedeki  vatanperver  Anadolu  insanı  omuz  omuza vererek ,Türklüğe  yakışır şekilde  savaşarak  Anadolu  topraklarından sürüp  çıkarttılar. İstiklâl  savaşı  kazanılıp, Cumhuriyet  ilân  edilirken  son Osmanlı Padişahı Vahdedtin’de çareyi kendisine destek  veren  işgalci  İngiliz  güç- leri  ile  Istanbul’dan  son Osmanlı  hazinesi  ile  beraber kaçarak kurtulmakta buldu.

Mustafa Kemal ve silah arkadaşları önderliğinde kurulan Türkiye Cum huriyetinin  ilk  milletvekilleri  mecliste aldık- ları  kararlar  ile  ilk olarak Padişahlık  ve  halifelik (hilafet)  makamlarını  kaldırıp, bundan  sonra  hiç kimsenin  bir  başkasının  tahtı   ve  çıkarları için fetva  veremez  hale  getirdi.  Bununlada  kalmadı. Camiler  haricinde, mükafaat olarak istklal savaşındaki katılımlarından  dolayı  başta  Bektaşî tekkeleri olmak üzere bütün tekke ve zaviyelerde kapatıldı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti  devletinin  tercübeli  devlet  adamları,  eski  yönetimin  yaptığı  hatalardan ders alarak bu yeni  uygulamalarında ve  büyük millet  meclisindeki  yaptıkları yasalara koydukları  bu  uygulamalardaki amaç;  ülke  toprakları  içerisinde  yaşayan  hiç  kimseye inançları, dinleri veya mezheplerinden dolayı taviz verme- mek  ve bu ülkeyi bu gibi  nedenlerden  dolayı  bir  daha geriye götürmemek  için  bunları  yaptığı  bir  gerçektir.

Artık bir ulus yaratılmıştır. Bu  ulusun adı Türk ulusu olup, ülkesinin adı ise Türkiye’dir. Bu ulus içinde Türkmen’dir, Lazdır, Avşar’dır, Kürt’ tür gibi adlarla birbirinden ayırmayan, birleştiren ve bütünleştiren  bir  millet  kavramı  yarat- mıştır. Yönetimi  ve  idaresi  Cumhuriyet  olup devlet ise laiktir. Ama ne yazıkki  Atatürk’ün  bize  emanet  ettiği  pırıl pırıl temiz  bir  Türkiye’ yi  idare  edenler  Osmanlı  döneminde  olduğu  gibi  yine  koltuk  ve  maddi  çıkarlar için  uğ- raşırken,  yabancı  güçler yine devreye  girmiştir. 1950  yılında Türkiyenin  Nato  Paktına  girmesi  ile Türkiye üstün- de kara bulutlar dönmeye başlamış, Amerika koministlikle idare edilen komşumuz Rusya’ya karşı  Türkiye’de  üst- ler açmış ve ülkede Amerikan haber alma örğütü CIA’ nın ajanları cirit  atmaya  başlamıştı. Amacı  Türkiye ’yi  Rus- ya ’ya  karşı  korumak olan Natonun asıl amacı Kafkasları ve Asyayı denetim altına almak ve ileridede  burada  var  olan  doğal  zenginlikleri  ele geçirmek ile  kalmayıp  hızla gelişen ve büyüyen Türk nüfusunu kontrol altına almaktı. 1960 lı yılların ortasında Amerika’nın altıncı askeri deniz filosu İzmir’e yanaşmış ve  aylardır  su  üstünde  yaşamış, nerdeyse karayı unutmuş olan Amerika’lı askerler İzmir’in  her tarafına dağılmışlardı. Barlara, diskotek- lere hatta sokakta yürüyen kadınlara, kızlara saldırmışlar bu olaylara ilk tepki  Üniversiteli  gençlerden  geldi. Olaylar  üzerine yürüyüşler yapıp protesto ettiler.

Bu olaylara sadece Üniversiteli gençlerden değil halktan da tepki geldi. Yabancı  bir ülkenin  askerlerinin  bu  hare- ketinine karşı gençlerin haklı protestosuna destek verdiler. Gençlik Emperyalistlere ülkemizde yer  yok  sologanla- rı  ile  sokaklara  döküldü. Amerika’ya  ve  onun  Türkiye  üzerindeki  oynadığı  oyunlara  karşı  direnişe  geçtiler  ve Amerika için kin tuttular. O yıllarda  henüz  yeni   yetişip  gelen  o  yılların ve devrin meşhur halk ozanı  Maraş’lı Aşık Mahzunî Şerif çıkartığı  plak  ve  kasetlerinde Amerika’ lıların  Vietnamda  giriştiği  vahşetleride  göz önünde  bulun- durarak ‘‘atom patlat ister kudur -Amerikan katil katil ’’türküsünü her gittiği yerdede bağırıyor ve  her  seferindede  yarğılanıp Amerika’ ya  hakaretten  ve  Koministlik  suçundan  mahkum  edilip  hapse  konulmaktaydı. Diğer  taraf- tan Türkiye’de   yürüyüşler  ve  protestoların  sonu  gelmez  oldu. Buna karşı  çare  olarak  zaten  önceden  planlan- mış , Osmanlı   devleti  zamanında  oynanan  oyunlar  bu sefer Amerikan  ajanları  aracılığı  ile  Türkiye’de  sahneye koymaya başlandığı görüldü. Milliyetcilik duyguları kabaran bu  gençleri  Amerika  ve  o  yılların  sağ  eğilimli  devlet idaresi Kominist   ve  Rusya’ nın  kışkırtığı  ajanları  olarak  nitelendirildi. Devlet  yönetimindeki  bazı  çevreler  tara- fından  koministlik nedir bilmeyen bu gençleri devletin otorite  ve gücünü  kullanarak  okullardan  atılmaya  başladı. Bunlardan  Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Mahir Çayan adlı Universiteli genç  siyasi  düşünce ve  idolojik  düşünce- lerinden  dolayı  yarğılanarak  idâm edilirken, yüzlersesi  işkence  görüp işkence sonucu  sakat  kaldılar veya öldü- rüldüler. Bunlar  bir  tarafa, aynı  milletin  çocuklarına, gelişen olaylar karşısında daha sonraki  yıllarda  savunduğu ideolojik fikirlerinden dolayı kardeşi kardeşe öldürtüler. Papaz Josef Hammon’un  ve  Bosna’lı  Boşnak  asıllı  hıris- tiyan Ebu Sud efendinin  müslüman olarak  şeyhülislamlığa  yükselmesi  ve Osmanlı  Padişahı  Yavuz Selim’in  ken- di halkı  üzerine  fetva  verdirdiği  gibi,  olayların  planlayıcısı  Amerikan CIA  ajanları  iş  başına  geçerek  denenmiş  eski  uygulamaları devreye sokup, Türk milletinin çok hassas olan din ve mezhep işine el attılar.

Amerika  ajanlarının  planladığı  Maraş,  Malatya,  Sivas , Yozgat  ve  Çorum’ daki  Alevilere  yapılan kanlı katliamları bizzat kendini ülkücü ve sağcı olarak nitelendiren  yasal  bazı  milliyetci partiler;  partili  ve  sünni  inançlı olan genç  leri kullanarak bunlara uygulattılar. Çorum’da yaşanan  kanlı  olaylardaki  Amerika’ nın Ankara  büyük elçiliğinde 2. Katip olarak görev yapan Robert Alexander Peck  adındaki  bu  şahısın  bu  olayları  bizzat  planladığını   gözleri   ile gören  görgü tanıkların ifadeleri basın  ve  yayın  haberlerinde  günlerce  yar  aldı.  Pravakatör  Amerikan  casusu  bir gün önce Türkiye’yi terk edip  ve  gittiği  yerden  düğmeye  bastı. Aynı diplomatın başka ülkelerde de ihtilal ve darbe girişim planları yaptığı bilinmektedir.  Aynı diplomatın başka ülkelerdede ihtilal  ve  darbe  olaylarına  karşı