mıştı. Anadoluya açılan
bu kapı Türkler için bulunmayacak ideal bir
yerdi, çünkü yerleşik düzende yaşayanlar
için geniş araziler ve
sürülerini özgürce otlatabilecek göçer
Türkmenler için bol meralara sahip bir ülkeydi. Her ne kadar anadoluda yaşayan ve idareyi
ellerinde bulunduranlar yöneticiler, Türk’
lerin
gelişini bir felaket olarak görmüşlerse
de; Bizans’ ın Anadolu'da yaşayan halk
üzerindeki baskı ve zulümünden sinmiş,
ağır vergilerle isyan eden Türk
ve Müslüman olmayan diğer
halklar çok sevinmişlerdi. Bu nedenle
Malazgirt savaşından sonra Türkler Anadolunun içlerine kadar ilerledikçe hiç bir tepki
ve direnişle karşılaşmamış, aksine
kısa zaman- da yerli halkla bütünleşip,
kaynaşmışlardı.
Türk’lerin
Anadolu' ya
ilk gelişlerini 1071 Malazgirt savaşı
ile sonraki yıllara rastlar denilmekteysede;
Claude Cahen ‘ in Türklerin Anadolu’ ya ilk girişi adlı araştırma kitabında (Bk. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu yayınları 1992 ) Selçuklu’ların Beyi Tuğrul Beyin üvey
kardeşi, İbrahim İnal tarafından, büyük bir Türkmen ordusu
ile 1048 yılında Erzurum ve Trabzon’
a
kadar olan yerleri istila edip, bilhassa
Erzurum şehrini baştan sona her tarafı
yağmalamış
ve dönüşlerinde Rum yöneticileri
ile İberya
Presi Laparit’ide esir almışlardı. Yazarın
anlatımına göre tarihciler bu
seneyi Türklerin Bizans topraklarına akın başlatığı ilk yıl olarak kabul ederken daha önceleri ve Abbasi’ler dönemindeki göçlere hiç değinilmemektedir.
Annesi
tarafından birer Türk olan Bagdat’
taki Abbasi halifelerinden Harun Reşit ve
Me’un Türk’ lere büyük önem
vermişler
ve bu sevgiden faydalanan çok sayıdaki
Türk grupları zaman zaman bu
bölğelerden Anadolu içlerine kadar ilerlemişlerdir. Harun Reşit
zama- nında “ Ferec el Hadim et Türkî „ adındaki
bir Türk komutan
787 yılında
Horasan’dan getirdiği üçbin
dolayındaki bir birliği Tarsus’a
yerleştirmiştir. (Bk. Ekrem Pamuk, Bağdat’- ta ilk Türkler, syf. 53) Buradanda anlaşılacağı üzere Türklerin Anadoluya ilk giriş
tarihi bildiğimiz gibi 1071 Malaz- girt savaşı
sonrası değil, aksine 284
yıl daha önceki yıllara dayanmaktadır.
Karahanlılar ve Gazneliler ile uzun yıllar savaştıktan
sonra 23 Mayıs 1040 yılında Gazneliler ile yaptığı
Dandanakan savaşından sonra
ilk Selçuklu Devleti Tugrul Bey başkanlığında Horasan’da kurulmuş ve
Nişabur başkent edilmişti. Daha sonra başkenti Rey’e nakledip
Anadolu’ ya yayılma planları buradan organize edilmeye başlandı.
Merv’de bunun için toplanan kurultaya Tugrul Bey, Çağrı Bey, Musa Yagbu,
İbrahim İnal ve Kutalmış bizzat katıldı. Bu Kurultay sonrasında Alparslan’ın kumandanlarından ; Afşin, Sunduk, Ahmedşah, Türkman et- Türki,
Demleçoğ- lu Mahmu t ve Duduoğlu gibi
Türkmen beyleri komutasındaki Selçuklu orduları
1059 yılında Sivas’ı ele geçirdi-
ler. 1067 yılında
Selçuklu Sultanı Tugrul Beyin emirlerinden
Bekçioğlu Afşin adındaki komutan
emrindeki
Türkmen ordusu ile Gaziantep, Antakya, Malatya’yı, 1068 yılında
Kayseri Konya, Karaman’ı (Lyraenia)
işğal etti. (Selçuklu Tarihi. Prof. Dr. Ali Sevim. syf. 21 - 22 - 23 ) (*)
Fakat Alparslan’ın eniştesi Erbasgan emrindeki Navekiyye Türkmenleri ile Sultana karşı geldi ve ondan kortuğu için Anadolunun içlerine doğru kaçtı. Bunu
takip etmeyi ken- di ine görev bilen Afşin, Anadolunun
içlerine
kadar onu kovaladı. Çaresiz kalan Erbasgan
Istanbul' daki Bizans İmparatorluğuna sığındı
ve Istanbu’da törenlerle karşılandı. Buna
kızan Afşin Kapadokya (Sivas, Uşak, Denizli yöreleri) bölgesine
girip Denizli ve yöresindeki Honas
ve Ladicea kentlerini
yakıp yıkarak Marmara kıyılarına kadar varıp dayandı. Selçuklu Sultanı
Alparslan adına Erbasgan’ı Bizanstan isteyen Afşin
isteğinin red edilmesi üzerine her tarafı yakıp yıkarak yanında bol ganimet ve
esirlerle Selçuklunun harekat merkezi olan
Ahlat’a geri döndü. Doğan
Avcıoğlu gibi bazı araştırmacı
ve yazarlara göre, daha önceden de Anadoluya
çeşitli tarihlerde küçük guruplar halinde gelip
yerleşmiş Türk’lerin varlıklarını ve yaşadıklarını yazmaktadır.
Bu Türkler zamanla yerli halk ile birleşerek kentlere yayılıp, burada
yaşayan halkın yaşam biçimini büyük
ölçüde benimsediler. Anadolunun fethi ile sayıları çoğalan Türkler idareyi eline geçirince,
Orta Asya’dan akın - akın göç-
ler
gelmeye başlamış ve Anadoluda
belirli bölğelere yerleşmişlerdi. Göçen Türklerin
yerinde kalan
ve göçmeyi istemeyen Türkler 13.
yyıla kadar biraz rahatladılar. Takii.. Türk boyları arasında, baş
gösteren yönetim savaş- larının başlamasına kadar.
Ortaasya’da Türkler ve Mançular
gibi Ural
- Altay kavimlerinin Altay zümresine mensup
olan Moğol Türk' leride yaşamaktaydı. O
bölğelerde yönetim ve denetimi ellerine
geçiren Moğol orduları komutanı
<< Kıyat Börçeğin >> sülâlesine
mensup olan, Cengiz Han (Asıl adı Temuçin’dir)
amacı her ne
kadar imparatorluk sınırlarını
geniş- letmek olsada ; kendi dinlerini bırakıp, İslamiyeti
kabul ederek Araplar’ ın milliyetcilik
duyğularına kapılmalarını kendi ırkına yapılan
bir hakaret sayıp, bu soyu cezalandırmak
için, ordusu ile Horasan ve çevresinde
yaşayan Türkler üzerine
saldırıya geçip, her tarafı
yakıp yıktılar.
Kurtulanlar Moğal' ların baskı ve işkencesindan
aynı
soydan ve kandan olan göçebe ve
yarı göçebe olarak yaşayan Müslümanlığı
kabul etmiş, Oğuz ve Karluk Türk boylarından halk çareyi
Anadolu' ya kaçmakta buldular.
Anadoluya Selçuklu Hann hükmetmekteydi. Anadoluya sığınan bu göçerlere kucak
açtı. Fakat bu göçler Anadolu-
nun toplumsal, dinsel, ekonomik ve kültürel bakımdan değişmesine neden oldu Bu iki evrede gelen göçebe ve yarı göçebe Türk’ler böylece Anadolu’da
derin izler bırakıp, tarihlerden çıkmayacak olayların tohumunuda atmış
oldu- lar.
Diğer taraftan konar göçer Türkmenler
tarafından kurulan Selçuklu Devletinin, yerleşik
İran medeniyetinin tesirine girmesi ile Türkmenlere sivil idarelerde yer verilmemiş ve onlar dışlanmıştı. Bu konuda
Selçuklu devletini kendi hizmetlerini görmesi için
kuran Türkmenlerin, Selçuklu devleti kurulduktan sonra, devlet
yöneticileri tara- fından dışlanmasına
karşın, Ebu’ ı Gazi Türkmen’lerin
“ Selçukiler kardeş olup, kardeşiz deyip ile halka faydaları dokunmadı „
dediklerini ve aldatıldıklarını
söylemektedir.
Selçuklu devlet anlayışı ise
; Nizamü’ ül - Mülke , yani devlete hizmet
etmek, gönül bağlamak, devlete sadık
kalmaktı. Hal böyle olunca kendi kurdukları
devlet Türk- menlerin kendi düşünce ve çıkarlarına ters düşmüş, o nedenle Selçuklu-
lar ile Anadolu Türklerinin yani Türkmen- ler in araları
açılmıştı.
Birinci evrede
gelen Türk’ler, eski din ve inançlarını büyük ölçüde korudular. Çünkü İran ve Arap kültüründen uzak kalmışlardı. Eski
töre ve geleneklerine sıkı
sıkıya bağlı olan Türkmen’
leri Anadolu Selçuklu devleti,
doğu ve
orta Anadolunun bozkırlarına küçük oymaklar halinde
yerleştirmişti. Erzincan’dan
Kütahya’ ya, Canikten Torosla- ra kadar olan yerler Türkmenlere
ayrılmıştır. Bu yerleştirme planları genellikle güneyde Tarsus, Mersin
ve Alan- ya’ya kadar olan yerlerde
yaşayan ve hüküm süren Ermeni
Kilikyalılara, küzeyde Bizans ve Pontuslu Rumlar ile onlarla
bir olup işbirliği yapabilecek, dışarıdan
gelebilecek tehlikeli güçleri kırmak için,
bilinçli olarak yapılmıştı. Fakat kişisel yapılan yanlışlar
ve hatalar Selçuklu ve Osmanlı devletinin
başına çok dertler açmıştır. Bunlardan
biriside siyasi idare ve ikdidarsızlıklar olmuştur. Yayılma ve genişleyip açılma poltikası içine giren devlet plansız ve yersiz olarak uygulanan siyasi yanlışlıkların ilki ve en tehlikelisi yönetimin başındaki
bey ve padişah gibi konu- mu olan kimselerin yabancı
kadınlar ile evlenerek onlara kendi görev-
lerinden fazla imtiyazlar verilmesi olmuş- tur.
Cengiz Han Türk’leri değerlendirmesinde derki:
“Türk’ler Çinli kadınlarla, Moğol
kadınlarla, Tunguz kadın- larla, Mançu soylu kadınlarla, daha sonra Arap, Acem veRum kadınlarla evlenip çocuk
peydahlama- salardı şu koca dünyada Türk’leri
yenecek ve Türk’ leri ezip geçecek, kurdukları
devletleri yıkıp ortadan kaldırmaya
hiç bir milletin gücü yetmezdi. Hatta ben bile hiçbir şey yapamazdım Türk’lere der
ve devam eder. Ama onlar hep yabancı kadınlar
alarak, o kadınlardan kanları bozuk
evlatlar peydahlayarak kendi kanlarını bozdular, bozuluncada dirlik
ve birlikleri bozuldu. Devletleri yıkıldı, tüm Türk’ ler çığıl çığıl dağılıp yurtlarından oldular
„ der.
Çünkü ilk adım olarak 13. yüzyılın ilk yarısında Anadoluda toprak düzeni tamamı
ile bozuldu. Anadolu’ yu feth
eden Selçuklu Hanı, Anado- luyu kuşatır kuşatmaz hemen bir yasa çıkartı. Yasaya
göre alınan bütün toprakları devletin saydı. Bu topraklar kimseye verilmedi. Ancak bazı devlet
hizmeti gören kişilere, Türkmen beylerine satılmaması, bağışlanmaması ve miras bırakılmaması
şartıyla bazı toprakları bu kişilere verildi. Bu topraklarda oymak oymak Türkmenler yaşamaktaydı. Her Türkmen bu
yerler için her yıl sonunda bu kişilere (Beylere - Ağalara) otlakıye
ve kışı orada geçirdikleri için oturma, konaklama bedeli ödemekteydiler.
Bu
yüzden 13. yüzyılın ikinci
yarısında köylerde toprak ağaları
töremeye başladı. Bunlar köylüleri
ve göçerleri ırgat gibi kullandılar. Bu nedenle devletle
halk arasında bir aracı sınıfı
oluştu. Diğer taraftan
askeri amaçlarla Türkmen beylerine verilen
topraklar sonradan vakıflara dönüştürüldü ve
bu yolla bu kişilere
bu topraklar baba- dan oğula kalan mal - mülk haline
getirildi. Doğudan kaçıp gelen Türk-
men' lerin göçü ve mülk edilerek sahiple- nilen topraklar haricinde türkmenlerin toplu kullanım alanları gittikce daralmaya başladı. Türkmenler otlak
ve kışı geçirecek kışlak bulamadılar. Eskiden gelip yerleşen halk ta haklı olarak ellerindeki topraklarını yeni
gelen göçer- ler ile paylaşmak istemediler
ve bu konuda aralarında anlaşmamazlık çıkı.
Türkmen
göçebelerinin yaşamı hayvancılığa
dayanmaktaydı. Onlar koyun, at ve deve sürüleri
ile gezerlerdi. Göçer olarak yaşayan
bu insanlar her yıl yaz aylarında yaylalara, kış
aylarında ise düze inmeleri gerekmektey- di
fakat;
bu gidiş ve gelişler önceden gelip yerleşen yerli
Türkmenler için zor olmuştu çünkü bu gidiş
ve geliş- lerde hayvanların
ekili alanlara zarar vermesi yüzden
aralarında kanlı çatışmalar
çıkmaktaydı. Çatışmalar üzerine
; devletin kolluk kuvetleri zaman zaman olaya müdahale etmek zorunda kalıyordu. Her yıl
tekrarlanan bu olayların gidişatının
gelecekte iyi getirmeyeceğinden kuşkulanan
saray yönetimi, göçerlerden
göçebeliği bıra- kıp yerleşmeleri istedi. Bu yaşam biçimini sürdürmekte
israr edip direnen Türkmen, Yörük ve
Avşarlar oradaki köy
ve kentleri yağmalayıp, oradan geçen
kervanlara saldırdılar. Diğer taraftan
yerleşik yaşam
düzenine geç- mek istemeyen bu kesimler hali
ile devletin, eğitim ve öğretim gibi olanaklarından
faydalanamadığı için devlet kadrolarında ve yönetimde söz
sahibi olamadıkları gibi bu yüzden
haklı olarak Selçuklu devleti ile ters düştüler ve araları açıldı.
Yerleşik devlet düzeninden yana olan devlet, kendi
milletinin insanlarının dağdan inip
eğitim ve öğrenim görme- mesi üzerine,
yönetim katlarında İran uyruklu
memurlar çalıştırmaya başlatmıştı. Bu memurlar
yerli halkın arasına girerek kendilerini sevdirdiler. Okuma ve yazması olmayan köylüler İranlı bu memurların poropuğandası ile
İslâm inançlarının ağır
bastığı İran kültürüne
kendini kaptırdı. Yaşam biçimlerine
tamamen ters düşen ve kendileri için gelecekte bir tehdit oluşturacağını düşünen göçer Türkmen’lerin, devletin bu davranışı hiç hoşlarına gitmedi ve eski inanç ve yaşam biçimini
sürdürmeye devam ettiler.
Devlet
yönetiminin yerli Türkmen’ler yanında
saf tutup onlara arka çıkması, göçebe
olan Türkmen’leri kızdır- dı. Sünnî
müslümanlığı (Hanifi mezhep’bini ) benimsemiş olan yerlilere ve yabancılara medrese kapıları açılırken göçer Türkmen’ler
bu haklardan yararlanamadılar. Halk arasında yaygınlaştırılmaya çalışılan müslümanlığı
dili ve kullanılan harfleri Türkçe
olmadığı için kimse anlayamadı. Fakat
devlete yakın olmaktan yarar gören yerli Türkmenler anlamasada seslerini çıkartmadılar. Selçuklu devletinin, Arapca ve Farscayı
kendi ulusunun ana dili gibi alıp eğitim vermeye çalışması, ana dili Türkçe olan Anadolu Türk’lerini çok kızdırdı
ve hiç hoşlarına gitmedi. Çünkü Türkmen’lerin dili öztürkçeydi. ( Türkçe söyledi Yunus gibi, ( Ö: 1320) Kimi Türkmence seslendi Hacı Bektaş gibi. )
Çoğu dağlardan
inme okuması ve yazması olmayan bu
Türkmen’ lere, Türkistanda Hoca Ahmet
Yesevi İslâm öğretisini yayarken
onlara kendi anlayacağı kendi dillerinde
bir din eğitimini öztürkçe
olarak
verip herkese benimsetmişti. Ondan sonra Müslüman
olan Türk’ler islamı yüzeysel biçimde alğıladılar. Onu kendi gelenekleriyle ve
Şamanist
anlayışla bir sentez oluşturarak saz aşıklarını
ve ozanlarını eski şamanlara benzetip, bu
yüzden onlara büyük ilği gösterdiler.
Diğer taraftan Türkmen’ ler arasında
1200 lü yılların başında Anadolu
toprakları üzerinde babalar ve dervişler töremeye başladı. Bunlar islamı kendi dili
ve öğretileri ile yaymak için
uğraş verip savaştılar. İşte bunlardan biride Mogal baskısından
kaçarak, Anadoluya gelip Amasya’nın
Çat köyüne yerleşen Baba
İlyas ve Şamda oturan Baba İsak’dır.
Şaman özellikleri taşıyan bu babalar Türkmenler arasında
dolaşa- rak, devlet adamlarının halka
zülüm ettiğini, Sultanın içki
meclislerinde gün geçirdiğini, ahlak
kurallarını hiçe sayan bu yönetimin yolsuzluk
ve haksızlık yaptığını yaydı.
Büyük ilği ve destek gören bu babalar Malatya, Maraş, Adıyaman, Elbistan
ve Suriye Türkmenleri ile Anadoluda diğer
bölgelerde yaşıyan Türkmenleri
sıkı sıkıya bir- birleriyle birleştirdiler. Baba
Ishak Kefersad ve Maraş bölğesindeki
Türkmen’ lere sığır ve koyunlarını sattırıp silahlandırırarak
çevresinde 50 bin kişilik bir kuvvet
topladı. Selçuklu devletinin temelini Türk’lerin oluşturma-
sı
ve devleti Türklerin kurması sonrasında devlet yönetimine alınan İran’lılaştırılmış bir yönetimi
içlerine sindire- me yen halkı Anadolu’da
ayaklandırdı. İlk Türk Milliyetcilik hareke-
tide her ne kadar yönetimi ele geçirmek amacı için olsada böylece başlatılmış oldu.
1240 yılında Baba İlyas Amasya’da ve Baba Ishak güneyden isyanı başlattılar. Burada içeriğine pek değinmeyece-
ğim. Kısa olarak
Ana- doluda büyük bir Türkmen yani bugün bazı
nedenlerden dolayı adından söz edilmeyen
bir Türkcülük hareketi başladı. Bu
harekete Türkmen olmayan diğer milletlerden
insanlarda katıldılar. Selçuklu
ordusunun baş edemediği bu ayaklanmayı Selçuklu
devleti müslü- man olmayan Frenk askerleri getirterek
bas- tırttı ve bu olaylarda binlerce Türkmen
kadın, kız, çocuk demeden öldürtüldü. Böylece
devlete eğemen sınıf ile toplum yabancılaştırılmış oldu. Bunun
nedenleri ise: dinsel görünüm altında
toplumsal ve ekonomik bunalımlar etkin rol oynamasıdır. Bu olaylardan sonra Türkmen’lere siyasal önem
verilmedi.. Fakat o dönemlerde Türkistan topraklarından olan
Horasan’ın Nişabur kentinde doğan
ve Ahmet Yesevi’den ve öğrencisi
Lokman Perende’- den ders alan Hacı
Bektaşi Veli’de Anadolu' ya
geldi. Baba İlyas’ ın halifelerinden olduğu
söylensede kardeşi Menteş Sivas’ta asıldı ama
kendisi ayaklanmalara katılmadı. O hep yönetimlere
ters düşmeden,
yönetimle iç içe olmayı düşündü. Bu düşüncesi
ile Sulucakarahüyüğ' e gelen Hacı Bektaşî
Velî’ ye yerleşme izine verildi ve oraya yerleşti.
Hacı
Bektaşî Velî burada kurdugu Bektaşilik
tarikatı ile Türkmenler üzerinde etkili oldu. Halkı devlet ile birleştirip barışı ve beraberliği sağlamaya çalışırken saray
ve askeri kadrolarına müritlerininde girmesini
sağladı. Osmanlı sarayını korumakla görevli en büyük askeri gücü olan yeniçeri ocağının kurulmasında yardımcı olmasıylada,
saray da Türkmen’lerin inanclarının kabül
görmesini temin etti. Anadolu’ nun hertarafına dervişler gönderen
H. Bektaşî Velî ülke toprakları içerisinde ve dışarı da birlik ve düzen sağlamaya çalıştı.
Fakat
her nedense; bu oluşumlardan Osmanlı saray
yönetimi rahatsızlık duymaya başladı. Tarikata
bağlı olan Abdalları, şeyhleri ve dervişleri Geyikli Baba haricinde hepsini oraya buraya sürdürdü. Bu sürgünler dinsel
olmak- tan çok öte, siyasal
kuşkulardan ileri gelmekteydi. Yani birgün devlet idaresinin bu derviş ve tarikatlar vasıtasıyla Türkmenlerin eline geçmesi korkusu vardı padişahın aklında. (Çünkü taht için kendi babası ve kardeşlerini acıma-
sızca öldürtmekteydiler. Onlarca yasa ve kural buydu. )
Fakat bu arada Bektaşilik ve şiilik Anadolu' da yaygınlaş-
maya
başladı ve sınırları Avrupa ortalarına
kadar uzandı. Fatih Mehmet dönemine
kadar mezhepler sorun ola- rak görülmedi. Fakat Osmanlı yönetim
ve kadrolarında yabancı ların çoğalıp söz sahibi
olmalarıyla yönetimde ve sarayda söz hakkı olan az sayıdaki
Türk’lerde
saraydan uzaklaştırıldılar.
Bu arada saray yönetiminde gözü olan siyasal
güçler Osmanlı ailesi fertlerini ortadan kaldırarak yönetimini ellerine geçirmek istemekteydi. Bunlarda II. Mehmet soylu Osmanlı Çandar
ailesine karşı harekete geçti. 1453
Istanbul’ un fethinden sonra Çandarlı
Halil Paşayı fetihe karşı gelme suçlaması ile görevden
alarak ellerindeki
bütün mallarını aldırıp
tutuklattırarak idam ettirdi.
“Yine aynı Osmanlı padişahı birinci padişah sayılan ve adı kurdugu bu devlete verilen Karaosman
lakablı Osman beyin karısına “ ben ve benim aşiretim Pers soyundan geliriz „ demesini
üzerine, kökünün Yunanlılaşmış
Pers’- ler ve Ehemeniler (Acem ve Ehemen karışımı) soyundan geldiğini araştırıp açıklayan ve “ Tarihi
Sultan Mehmet Han-ı Sani „ adlı yazdığı kitabında Fatih Sultan Mehmet ve onun
atasının Yunan’lıların Pers soyundan
geldiğinini belğelemesi ile kitabın yazarına mükafat olarak Kritovovus’u Fatih Sultan Mehmet İmroz adasına Kral yapmasıda Osmanlı’nın bilinmeyen diğer bir yüzüdür.„ ( A.Kemal Meram - Padişah Anaları kitabından Syf. 164 )
Bu gibi düşünce ve zihniyetleri taşıyarak,Türk yerine yabancı ecnebi kızlar
ile evlenip melez çocuklar dünyaya getirerek, Türk’lükten yozlaşan Osmanlı padişahları, Türkler yerine onların kanını taşıdıklarını saydıkları yabancı-
lara sarayda görev vermekteydiler. Çandarlı
Halil Paşa olayı ise buna sadece bir örnek oluşturmaktadır.
Halil paşayı yedikule zindanlarında öldürttükten
sonra yerine devşirme ve köle olan
Yunan’lı Zagonos paşa olarak getirildi. Hatta Fatih Sultan Mehmet ona
kız kardeşini bile verip evlendirdi. Böylece saraydaki
Türk’ler görevlerin- den alınıp, yerine devşirmeler atandı ve mallarınada
el konuldu. 16. yüzyılın sonlarına
kadar 150 yıl içinde Kara- man lı Mehmet Paşa, Piri Mehmet Paşa ile Manisa’lı
Lala paşa haricinde Vezir-i azam
olan otuz dört kişinin tümü devşirme olup; ne Türk’lük nede Türkmen’lik ile uzaktan yakından en ufak ilğisi bulunmamaktadır.
Gelişmekte olan bu olaylar dengelerin değişmesine neden oldu. II.
Mehmet İmparatorluk politikası için
Anadolu' da yaygınlaşan mezheplerden biri
olan sünnîliği en elverişli
ideoloji olarak görüp, Nizam-ı alem
ocakları için, kardeş
kanı dökmek
vacipti r derken, I. Selim hilafeti elde etmek için dahada
ileri giderek sözde Türk yönetimi, Anadolu
kır- larında yaşayan Türkmen’lere karşı kıyımlar başlattı. Toprak düzeni bu kesim üzerinde bozulmasından ve baskıla-
rın
artma- sından sonrada yine kıpırdanmalar belirmeye başladı.
1300 yıllarının sonlarına doğru
bugün Yunanistan sınırları içinde olan Simav’
da bir kadının oğlu olan Şeyh Bedret- tin dünyaya geldi. İyi bir Medrese eğitimi gördükten sonra Mısır’a gitti. Büyük alimlerden din eğitimi alarak
Anadol' ya sözüm ona bir bilgin olarak geri
döndü. Günümüze kadar yansıyan kendi fikir, öğreti
ve düşüncelerini Anado- lu’lunun çeşitli yerlerini gezerek yaymaya çalıştı.
Şeyh Bedrettn’e en çok kırsal
bölgelerde yaşayan ve Osmanlı devleti
ile barışık olmayan Türkmen’ler ilği gösterdi. Buna diğer müslüman
olmayan milletlerden olan halktanda destek geldi. Daha
önemlisi Bedrettin’in fikir ve düşüncelerini
benimseyenler arasında Musa
Çelebi’ de vardır vede Şeyh Bedrettin Musa Çelebi’nin
ordusunda subaydır. Koltuk hırsı ile
bunu bir bahane eden kardeşi Mehmet Çelebi malikhanedekilerin yardımı ile kardeşi, Musa Çelebiyi öldürtü ve Şeyh Bedrettin’ide sürgün etti.
Moğollar’
dan sonra Timur’luların Anadoluda yayılmaya başlamasından sonra, doğudan batıya akın
akın Türkmen aşiretleri gelmekteydi. Bu büyük
göçler nedeniyle bu bölgelerde işsizlik
çoğaldı, yoksuluk ve fakirliğin yanı
sıra rüşvet artarkan, Istanbul’daki sarayda Yıldırım Beyazıt yönetimi, Avrupa saraylarındaki
yaşantılara özenip, onların yaşantısını Osmanlı sarayına
taşımış onlar gibi yaşamaya başlamıştı.
Bunları
fırsat bilen Osmanlı kadısının
oğlu ve zamanla
orduda yüksek dereceye kadar yükselmiş bir subay (Paşa )
olan Şeyh Bedrettin, birliğinin bozguna
uğraması ve kendisininde yenilip sürğün edilmesiyle
zaten saraya kızğındı. Anadaoldaki
gelişen bu olaylardan belirli bir yere gelmeyi kafasına koyan Şeyh
Bedrettin, halkın arasına girip olup bitenleri
onlara anlattı ve topladı- ğı güçler ile 1420 de bir halk ayaklanması başlatı. Fakat başarısız oldu ve yakalanarak Serezde idam edildi.
Anadolu’da uzun zaman sessizlik dönemi yaşandı. 15. yüzyılın başlarında İran Azerbaycan’nında
Erdebil kentinde Şeyh Safi adında bir
Türkmen babası orada bir ocak kurdu. Erdebil
ocağı
denilen burası Kalender ve Halveti tarikatlarının
karışımı bir dinsel inancı
savunmaktaydı ve Anadolu’da halifeleri
vardı . Seyh Safi’nin torunu olan Şeyh
Cüneyt çok zeki ve çekici bir
konuşma yeteneğine sahipti. Oda Anadolu’da
gezip, halkın dertlerini dinledi ve onlara
telkinde bulundu. Sultan Murada hediyeler göndererek
Kurtluk belini ikamet etmesi için kendisine veril- mesini istedi. Fakat Osmanlı padişahınca kabul edilmedi. Bunun üzerine önce Konya’
ya daha
sonra Toroslardaki Varsak Türkmenleri
arasına girdi. Şikayet üzerine oradan
ayrıldı ve İskenderun yakınlarında
bir kaleye yerle- şip orayı tarikat
merkezi yaptı. Burada güçlenen Şeyh Cüneyt’
in üzerine Mısır Sultanı asker gönderdi. Savaşta yenilen Cüneyt, Karadeniz bölgesinin geliş
miş bir şehri olan Samsun’a kaçtı.
O yıllarda
Anadolu’dan Azerbaycan’a Akkoyunlular ve
Karakoyunlu’lar diye Türkmen oymakları göçmüştür. Bu
iki Türkmen beyleri sürekli birbiriyle savaşmaktaydılar. Akkoyunlu
beyi Uzun Hasan, Karakoyunlulara karşı güç-
lenmek için Şeyh Cüneyt’e sahip çıktı ve onu sarayına aldı. Daha sonra
kızkardeşi ile evlendirerek akrabalık
kur- du ; fakat Şey Cüneyt üç yıl kaldıktan sonra Diyarbakır’dan ayrılıp Erdebil’e döndü. Şeyh Cüneyt’in dönüşü ile
Erde- bil siyasi bir güce sahip oldu. Şeyh
tekke giderlerini karşılamak ve yandaşlarını
doyurmak için Kafkaslara sahip olan Şirvan Beyi
ile savaşırken savaş meydanında
öldü.
Vasiyeti üzerine Diyardbakır’daki
karısından (Uzun Hasan’ın kızkardeşinden ) doğan henüz küçük yaşlarda olan Haydar Erdebil’e
getirilip babasının postuna oturtul- du. Haydar
Sivas’dan Horasan’a kadar uzanan Akkoyunlu devletinin sahibi olan dayısı Uzun Hasan’ın kızı Alemşah ile evlenerek dahada güçlendi.
Şeyhliğinin yanı sıra bir yönetici, devlet adamlığı ve kurduğu ordunun başında
bir komutan gibi görev yapıp taraf-
tarlarının başlarına kırmızı
başlık giydirdi. Bundan dolayı onun
taraftarlarına "Kızılbaşlar"
denildi. Diğer yönden Modon ve Korun’un alınması ile uğraşan II. Beyazıt olup bitenlerden çok geç haberdar olmakla
beraber oda diğer- leri gibi Anadoluda Kızılbaş Türkmen’leri sindirme harekatına başladı. Aslı ekonomik nedenlere dayalı bu harekete katılan halk, büyük direnişler gösterdi. Buna karşı devlet bir başarı elde edemedi. Diğer taraftan güçlenen bir ordu oluşturan Haydar Kafkasya’daki Çerkezler üzerine 1486 yılında
saldırdı. Onbin donatımsız ve teşkilatsız bir halk
gru- buyla saldırıya geçen Şeyh Cüneyt bu gazada
bol ganimet ile döndü. Ertesi yılda
aynı sonucu alan Şeyh’in namı
ve ünü arttı. Bundan korkan Akkoyunlu devletinin ileri gelenleri
Haydar’ı Erdebil’den uzaklaştırmak
istediler- se de buna gücleri yetmedi. 1488
yılında üçüncü kez Şirvana babasının
intikamını almak için gittiğinde bu
güce karşı koyamayacagını gören
Şirvanşah, damadı Akkoyunlu Yakup beyden yardım istedi. Gelen
Akkoyunlu’ ların yardımı ile saldırıya geçti
ve Haydar bir okla vurularak öldürüldü.
Haydar’ın yar Ali ve İsmail
adlarında iki oğlu vardı. Akkoyunlu Beyi Rüstem’in
ani bir saldırısı üzerine Aliyar öldürüldü ve İsmail’i ise müritleri tarafından Gilana kaçırıldı. Orada oniki
yaşını bitiren İsmail Anadolu’ya
geçip, Türkmenleri
birliğe çağırdı. Çağırı
üzerine Osmanlı ülkesindeki bütün Türkmen ler birleşdi. Bu
birleşmeye gerek Osmanlı’lar gerekse
diğer beylikler sadece seyirci kaldılar. İsmail
Anadolu’dan topladığı sekiz on bin kişilik bir ordu ile geri döndü.
Orada ilk işi Şirvan üzerine yürüyerek babasının ve dedesinin intikamını almak
ve taraftarlarına doyumluk sağla- maktır. Büyük bir orduya sahip olan
Şirvanşah bu savaşta öldü
ve ordusu dağıldı. Böylece Baku
İsmail’in eline geçti. Elde ettiği güç ve para ile dahada güçlenerek ikiye
ayrılmış olan Akkoyunlu Sultanına
savaş açtı. Böylece güneydoğu Anadolu’dan
Azerbayana adar olan yeri alıp, 1501 yılında Sefaf î devletini
kurarak, Şahlığını ilân etti.
Bu gelişmelerden rahatsız olan Osmanlı
müverrihlerinden biri olan Isfahanlı
Hoca Muhammed’in torunu Hâce Sadeddin ( sözüm ona ) Sadeddin Efendi;
‘‘ Başına tâc aldı çıktı ol pelid
İtti bîidrâk Etraki mürid ’’
sözleri ile tahta çıkan Şah İsmail için; başına taç aldı, tahta çıktı anlayışsız Türk diyerek onu Türk
olduğu için aşa- ğılayarak,
küçük düşürüp kötülemektedir. Öbür taraftan
iyi bir şair ve halk
aşığı olarak Anadoluda tanınan
ve Türk edabiyatında Şah Hatayî olarak geçen Şah İsmail baş görevlere Anadolu’dan gelen Türkmen beylerini getirdi. Bu hareket Osmanlı
saray yönetimince hoş karşılanmayan
Türkmen' lerin İran’daki Sefafi
Devleti idaresinde
yaşamak için İran’a akın etti. Anadolu’
daki dengelerin diğer uluslardan olan Rum ve Ermeni’ler lehine bozulmaya başlaması üzerine Osmanlı devleti Anadoludaki
Bektaşi’leri destekleyerek hem bu göçü
önlemek hemde karşı tarafın güçlerini
kırmak planları yapmaya başladı.
Bektaşi’ lere sarayda yer verip,
bazı yönetim kadrolarına
onlardan aldı. Fakat
Şah İsmail İran’ daki ve
Anadolu’ daki gücünü iyice artırdı. Bu
arada Osmanlı sarayına yakınlaşan Bektaşiler ile Anadoluda yaşayan ve Türk diye hakaretler edilen Türkmen
Kızılbaş ve Alevi' lerin arası
açıldı.
Osmanlı şehzadeleri taht yarışında iken; Şah İsmail’in Halifesi Nur Ali Anadoluya gelerek
buradan topladığı Avşar, Varsak,
Karamanlı, Turgutlu, Bozoklu, Tekeli ve Hamide’li
aşiretlerinden topladığı güçlerle
Tokat, Amasya ve Sivası
aldı. Osmanlı sarayında ise II. Beyazıt
görev ve yetkilerini sadrazam ve divana
bırakırken
adaletsizlik, yolsuzluk ve rüşvet halkı
canından bıktırmıştı.
Bunun üzerine köylüler ayaklanıp, önüne ne geçtiyse yakıp yıktılar. Bu olayları iyi değerlendiren
Yavuz Sultan Selim Trabzon valisiyken 1512
yılında Istanbul’daki Osmanlı tahttında oturan babasını
betaraf ederek
zorla tahta çıkıp oturdu. Devletin çıkarları
için gerekirse kardeş katli vaciptir diyen Yavuz bu gelişmelerin İran topraklarını Pers değil bir Türk ülkesi haline getiren Şah
İsmail’ in yaptığını bildi
ve İranda kurulan Sefavî Türkmen devletine karşı savaş ilan
etti. ( Bugün kü İran toprakları
içinde kurulan yeni Sefafî Türk
devleti çoğunluğu Anadolu’daki baskılardan
kaçıp giden şii ve Alevî inancından olan Avşar ve Türk-
menlerden oluşmaktaydı.) Yalınız,
Yavuz sefere çıkmadan önce Anadoludaki
ve kendi
askeri içindeki Alevi (kızılbaş) Türkmen
askerlerini ortadan kaldırttı. Diğer taraftan
yabancı asıllı Müftü Hamza efendi ve Şeyhülislam İbn-i Kemal gibi kişileri yanına topladı.
Istanbul’un fethinde yenilip kaçan
Bizanslılar bozğuna uğrayıp canlarını
kurtarmak için kaçarlarken arkalarına dönüp şu
sözleri
bağırarak “Siz kaleyi dıştan kuşatınız ama anahtarı bizdedir„
ayrılmışlardı. Güçleri ve askerleri ile
yenemieceklerini anlayan Bizans’ lılar
Osmanlı’ nın yönetim kadrolarına
adamlarını sokarak bazı planlar uygulamaya koydular. Bu görevi kiliseler üstlenmişlerdi. Yetiştirdiği
papazlarını Anadoluya gönderip ve müslüman-
lığı kabul ettirdi.
Müslüman olmasını yeterli gören Osman’lı yönetimi iyi eğitim görmüş bu kişileri alıp
Şeyhülislam- lığa kadar yükselti
ve artık ülkede asıl amacı
Anadoluda bir Alevilik - Sünilik adı altında
olaylar çıkartarak Osmanlı Türk devletini
içten çokertmek ve güçsüzlüğünden
faydalanarak tekrar Istanbul’u
ve Anadolu’yu zapt etmek zihniyetli kişilere görev verdi.
Din adamı adı altında faliyet gösterenler arasında Yavuz’un Saraya aldığı asıl adı
Josef Hammon olan müftü Hamza ve diğer ecnebi İbn-i
Kemal ile Bosnalı Ebu Sud gibi sözde din
adamlarına birer fetva çıkartırarak,
isyana katılan bu Türkmen’lerin birer kafir olduğu ve katlinin vacip olacağını kin ve nefret kusarak, daha bir çok iftira ile Anadolunun
her tarafındaki camilerde okuturdular. Bununla kalmayan
Yavuz yerel yönetimlerden ad ve soyadlarını nüfus kütüklerine yazdırmaları emrini verdi. (Alevî Türkmen’leri fişlettirdi.)
(Keşke bu nüfus kayıt ve sayımları bugün yararlanabileceimiz bir arşivleme için olsaydı ne kadar iyi olacaktı.)
Yavuz Çaldıran seferi öncesi yaptırdığı kimlik tesbitinden hemen sonra ellibinden fazla Türkmen’i katlettirdi. Yavuz Sultan Selim kendisi ve
hasmı olan Şah İsmail’e Farsca bir mektup yazarak müslüm olmaya davet etti. Buna kar-
şı İran topraklarının üzerinde hükmeden ve zaten Müslüman olan Türkmen
asıllı Şah İsmail ise ; öztürkçe
olarak cevap verdiği mektubunda; Fars’larında yaşadığı İran topraklarında bir Türke ve Türklüğe
yakışır bir şekilde milli- ye
tinden, kültüründen vede dilinden kesinlikle taviz vermedi.
Aynı dili konuşan, aynı bölgenin ve aynı
millete men- sup bu
insanlar saltanat ugruna 1514 yılında Çaldıran’da
karşı karşıya geldiler. Türkmen’lerden
inançlarından dolayı faydalanmayı iyi
bilen Şah, bu
insanlara el, etek öptürüp, altın saray
ve altın taht üzerinde bu insanların omuzlarında gezmeyi saltanat edinmişken; yanına topladığı eğitimsiz ve silahsız fakat
imanlı Türkmen ordusu
ile Çaldıran önlerine gelip Yavuz’un karşısına
çıktı.
Yavuz’un deneyimli, yıllarca cephelerden cepheye koşan ordusu ve topları
karşısında, Şah İsmail, meydanda
bin- lerce şehit ile karısınıda
savaş meydanında bıraklarak kaçtı. Fakat savaş
sorunu bitirmemiş bilakis asıl sorun bundan
sonra başlamıştır. Yavuz Selim
Anadolu’ da ve doğuda denge kurabilmek için Alevî
ve Kızılbaşlar ile Bektaşiler üzerindeki
baskıyı ve katliamı artırırken , savunmasına
destek aramak amacı ile doğudaki
Kürt
aşiret beylerini , başta Karadeniz bölgesinin
Türk’leşmesini sağlayan Cepnililer olmak üzere diğer Türkmen’lerin üzerine saldı. Bunun üzerine çok Türkmen kaçarak
bir Türkmen devleti haline gelen İran’
a yerleştiler. Böylece doğu Anadolunun boşalması
ile o bölğeler Kürtlerin kullanım
alanında
kaldı. Aynı zamanda o bölğelerde
yaşa- makta olan 38 Kürd aşiret beyine Osmanlı devletinin Alevi Türkmenlere karşı savaşmaları karşılığında büyük
yet- kiler ve toprak verdi.
Yurtlarını terk etmeyip kalanlar ise; diğer işsiz güçsüz
insanlarla, din inanç mezhep gözet-
meksizin
isyancıların çağırılarına
katılıp, onlardan ümit beklediler. Yavuz Mısır seferindeyken Anadolu’da Yozgat’
taki (Bozok) Türkmenler arasında Celal adında biribirisinin kışkırtması ile tekrar isyan başlattı, fakat oda diğerleri gibi başarısız oldu. Kendini şeyh olarak tanıtan bu şahıs yakalanarak idam edildi.
Yavuzdan sonra tahta oturan
Kanunî Sultan Süleyman ise bu
olaylardan sonra bozulan saray bütcesini
düzelt- mek için ülke genelinde toprak yazımı isteyip toprakların olduğundan fazla yazılmasını emretti. Ayreten bir aile için bir öküzün sürdüğü yerden fazlası geri alındı.
Kanunî
Sultan Süleyman diye anılan I. Süleyman’ın
tahta çıkması ile Anadoluda olaylar bitmedi. Zaten fakir ve geçinemez
halde olan halka yüklenen verğilere
karşı halk direnişe geçti. Anadolu’da başlıyan bu direnişlerin başında Türkler
ve baskılara dayanamayan diğer azınlık gruplar
vardı. Kanunî’ de babası Yavuz
gibi
kızılbaş diye tanımladıkları
Alevi
inancını benimsemiş Anadolu' daki Türkmen, Avşar, Yörük, Tahtacı
ve Varsak gibi çeşitli isimlerle
adlandırılan türk varlığına karşı kin ve hınç dolu idi. Şii’liğin yok edilmesi bu toplumun katli için doğu ve güneydoğu
bölğelerinde yaşamakta olan Kürt beylerine büyük yetki ve imtiyazlar
verip onların
muhtariyetliklerini hükümleriyle onaylıyordu.
Amaç doğu ve güney doğu
bölğelerinde yaşa makta olan Akkoyunlu ve Karakoyunlu
Türk devletlerine mensup olup İran’daki Sefavi Türk devletini oluş-
turan Türk teşekküllerinden
Türkmenlerin, daha doğrusu Türk’lerin
varlığını o bölğelerden silmekti. ( Ne yazık
ki Osmanlı’
nın o zamanki siyasi yönetim anlayışı ,o bölgedeki
Kürt nüfüsunun artmasına ve
bugün doğu ve güney- doğuda cereyan eden sosyal
patlamanın ve oradaki Kürt nüfus yoğunluğunun
bu denli artmasında örneklerini vereceğim
bu gibi yönetim felsefesi güden adlarından
övünülerek bahsedilen Osmanlının
bu yönetici ve akılda- nelerinin verecekleri zararaları ve bedellerini ne yazıkki bugün bizler ödemekteyiz
.)
Kanuni’nin Topkapı Sarayı Arşivinde bulunan, E. 11969 Arşiv numaralı 38 Kürt beyine yazdığı Hüküm’ün tercümesi-
ni aynen veriyorum. (*)
‘‘Kızılbşların yenilmesinde yararlıklar gösteren Kürt
beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri
öz kulluk ve dilâverlikleri karşılığı olarak ve gerek kendilerinin vaki müraacat ve
istirhamları göz önüne alınarak, her birinin ötedenberi ellerinde ve tasarruflarında
bulu- nan eyâlet ve kaleler geçmiş zamanlardan beri yurtları ve ocakları
olduğu gibi ayrı ayrı beratlarla
ihsan edilen yerleride kendilerine verilip musarrıf
oldukları eyâletleri, kaleleri, şehirleri,
köyleri ve mezraları bütün mahsülleriyle, oğuldan oğula
intikal etmek şartıyle kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir.
Bu münasebetle aralarında asla anlaşmazlık ve geçimsizlik
çıkmamalı, dışarıdan müdahale ve taaruz
edilmemelidir. Bu emr-i celile riayet edilecek, hiç bir süretle
üzerinde kalem oynatılmıyacak hiç bir yeri değiştirilmeyecektir. Bey ödüllüğünde eyâleti kaldırmayıp bütün hududu
ile mülknâme-i Humayun uyarınca oğlu bir ise ona kalacak, eğer müteadddid ise istekleri üzerine kale ve yerleri aralarında paylaşacaklardır. Uzlaşamaz-
larsa Kürdistan beyleri (..? ) nasıl münasip
görürlerse öyle yapacak ve mülkiyet yolu ile bunlara ebediyete kadar ilâ ebeddevrân mutasarrıf olacaklardır.Eğer bey, vârizsiz, akrabasız ölmüşse o zaman eyâleti hariçten ve
yaban- cılardan
hiç bir kimseye verilmeyecek, Kürdistan
beyleriyle görüşülüp ve ittifak edilip, onlar
bölğenin beylerin- den veya beyzâdelerinden her kimi uygun görürlerse ona tevcih edeceklerdir.
Cenab-ı Hakkın birliği üzerine yemin ederek bu muahede-i Hümayunumu, emr-i celilimi tekrar
eder ve mühürle- rim. Ulu Peyganberimizin nübüvvet
ve risâleti hakkı için mademki
Kürt beyleri doğruluk üzere dosttuma dost,
düşmanıma düşman olmaktadırlar. Devletime sadık
kaldıkları müddetce ferman-ı şerifime
riayet etmelidirler. Bu emre karşı gelenlerin, Allah’ın
izniyle hesap gününde suçlu
ve günâhkâr ve zalimlerden olmalarını
niyaz eylerim amma asıl isteğim doğruluk yolundan ayrı düşülmemesidir. Bu yolda üzerlerine din ve devletime ait işler düştüğü zaman Diyarbakır ve Bağdat beyler beyleri ve etrafta
bulunan Kürt beyleri birlik ve beraberlik içinde olmalı. Cümle askerleri ve savaş araçları ile düşman üzerine saldırmak için dakika kaybetmemelidirler.Şeriat ve
kanun dairesinden ayrılma- yıp emirlerindeki reayaya zulüm ve her türlü fenalıklardan
kesinlikle sakınmalıdır- lar. Her zaman devletimize
itaatı, hayatın sermayesi, saadetin süsü bilip
doğruluktan ve bağlılıktan kaçınılma-
malıdır. Cenab-ı Hakkın lütuf ve
keremiyle, benden sonre,
her kim hilâfet ve saltanat tahtına geçerse can ve gönülden doğrulukla ona
tabi olmalı, tahta geçmeyip hariçte
kalan oğullarımı düşmanım bilip
yardım isteyecek olurlarsa kabul etmemeli..’’ diye biten Osmanlı’nın fermanında, Kanuni
Sultan Süleyman’ın düşmanı sadece Alevi Türkmen
ve Avşarlar değil kendi düşünce
ve devlet yönetme felsefesine uygun olmayan, ters düşen, oğulları içinde geçerli görülmektedir.
Şimdi sırası gelmişken, Irkına karşı aynı kini taşıyan Kanuni’den sonra tahta oturan Osmanlının diğer bir Padişahı III. Murat’ın 1587 yılında Hakkâri’deki Kürt beyine yazdığı ve Topkapı Saray Arşivindeki 64, Hü, 52 numaralı başka bir hükme (fermana) (*) bir bakalım.
‘‘ emrinizde
bulunan
Kürt aşiretleriyle kusursuz ve eksiksiz bir
halde cenge ( savaşa ) hazır olasız. Tebriz’de bulunan Vezir’im
Cafer Paşa’dan haber gelir gelmez acele hareket edip
Tebriz’ den ona milâki olasız. (buluşu-
nuz)
Kürt Emirleri ( yöre başkanları )
şimdiye kadar <<kızılbaşlara >> (alevî-şiler)
kılıç sallayarak Allah yolunda gaza ve cihat (din yolunda
savaş edegelmişlerdir. Abbas Mirza’nın
etrafına
toplanan şeytan tabiatlı askerler tek durmayıp
muhtelif hareket ederek onun başına
bela getirseler gerekür. Artık hamiyet
vaktidir. İnşallah uğuru Hümâyunumdaki
hizmetiniz zay i olmayacaktır (unutulmuyacakır).Kat be kat çoğalarak inayetlerime
maz- hariye- tiniz (bağışlayacaklarıma kavuşmanız) muhakkaktır.Din uğrunda çalışıp Kürt Emirleri arasında
faideli ve adı anılır olasız.) (*)
diye biten Osmanlı
padişahlarının fermanlarını inceledikten
sonra kaldığımız yerden yine devam edelim çünkü bu fermanlar ileride Anadoludaki göçlere ve diğer konulara ışık tutacaktır.
1526 yılında Kanuni
Sultan Süleyman Macaristan seferindeyken, il yazıcısının
yazdığı vergi miktarını fazla bulan Türkmen ileri
gelenlerin- den Süklün hoca denilen bir Türkmen’in çadırında misafir olarak bulunan dedenin
sakalı kestirildi. Bu olay Türkmen’leri çileden
çıkartı ve duyulması ile bütün
Anadoluda ayaklanmalar başladı ve bunu Kalender Çelebi ayaklanması
takip etti. Bu olayları haber alan Kanuni
Macaristan seferini yarıda keserek geri döndü. Bazı askerlerinde
katıldığı bu ayaklanmaya fırsat
bekleyen bütün halk katılmıştı. Halkın karşısında ordu yetersiz kalınca bazı sipahiler
araya girerek halkı yatıştırmaya
mecbur olmuştu. Bu seferki ayaklanma herne
kadar kızılbaş ayaklanması olarak gösterilse de
ayaklanmaların asıl nedenlerinin başında
açlık ve sefalet için- de daha fazla dayanma gücü olmayan halkın ekmek iş ve aş istemesinden kaynaklanmaktaydı..
16. yüzyılın sonlarına doğru açlık ve sefalet dahada hat sefaya ulaştı. Sivas’ta halk açlıktan çocuğunu
kesip yiyen- leri cezalandırmak için yakılan ateşler üzerine atılıp yakılan insanların pişmiş etlerine
saldırmışlardı. Görgü tanığı Sivas’lı Şeyh
Recep Arapca kaleme aldığı bir eserinde “
Fakir halk açlıktan ot ve ağaç kabukları, kedi ve
köpek- leri yemeye başladı. Onlarda bitince çocuklarını kesip yemeye başla-
dılar
„ diye yazmaktadır. Ayrıca Kanuni yöne
timine halkın açlıktan otladığı bir rapor halinde
belirtilirken 1577 yılında kendini Şah İsmail diye tanıtan sahte bir şah ortaya çıktı. Şambayadı Türkmen’lerinden olup
ekonomik nedenlerle Bozoktan (Yozgat’tan) İran’a
göçen bu sahte Şah İsmail, bu ortamdan faydalanarak, doğu
ve güney doğudaki, hükümet yanlısı
olmayan
Rişvanlı Kürtler ve diğer Kürt
toplu- lukları ile Anadolu’da kırsal bölgelerde yaşayan Türkmen’leri yanına
alarak ayaklanma baş- latı. Sivas ve çevresinde ise şiir ve deyişleri ile Anadoluda Türkmen’lerin gönlünde taht kurmuş ozanlarından Pir Sultan Abdalda bu hareket içerisinde yer alıp başı çekerek öncülük etti fakat; başarılı olamayıp ayaklanma bastırı-
larak, güçler dağıtıldı. Pir
Sultan ise Sivas’ta halkın önünde
kurulan dar ağacında kendi müridi tarafından asıla-
rak idam edildi .
Bu arada 1588 yıllarında İran’da yönetim
için çıkan karğaşadan
faydalanmak isteyen Osmanlı devleti Ferhat Paşa
komutasında asker gönderdi. 1590 yılında
İran’da Sefavi’lerle 1590 yılında
barış imzalandı. Sefavilerin gücünü yitirmesiyle 1737 yıllarından Avşar Türklerin’den Nadir Şahın Sefafî
hanedanını ortadan tama- men kaldırmasıyla bir daha ayaklanma sesi duyulmadı. Fakat
bundan sonra 1826 yılında Padişah olan
II. Mahmut hepside Bektaşi tarikatına mensup olan yeniçeri
ocağını kapatıp Anadoludaki ayaklanmalarda hep
devletle bera- ber olan Bektaşi
büyüklerini Şeyhülislam Muhammed
Tahir’in
fetvası ile kimini öldürttü
kimisinide sürgüne gönderdi. Bu olaylar
olurken Yeniçerlilerde boş durmayıp
ayaklandılar.
( “Yalınız burada şunu vurgulamakta yarar vardır vede bu konuları birbirinden ayırt
etmek gerekir. Yeniçerliler hiç bir zaman Bektaşi
tarikatından ol- dukları için Anadoludaki dinsel ve inançsal olaylardan dolayı (Ordudaki
görevlerinden atılanlar hariç) taraf tutup, kendi inaçlarına daha yakın hatta aynı olan Alevilerin
kesmin yanında yer almamışlardır. „ )
Padişah
topaldığı yabancı güçlerle, girdiği
savaşlarda Osmanlı adına zafer üstüne zafer kazanan kendi askerini
yani Yeniçeri askerlerinin kışlalarını toplarla yerle
bir ettirmesi olayı Osmanlı devleti
lehine iyi gelişmedi. Aksi- ne 1789 yılındaki
Fransız İhtilali ile başlayan Avrupadaki
gelişmeler, Osmanlı devletinin toprakları
içerisindede etkisini göstermeye başladı.
Hatalı yönetim ve çağa bir türlü ayak uyduramaması sonucu olarak son
zamanların- da çırpındıkca batmaya başladı. Savaşlarla aldığı yenilğilerden
sonra Osmanlı İmparatorluk sınırları
içerisindeki ülkeleri birer birer sahiplerine geri vererek çekilmek zorunda
kaldı. Balkanlardaki bütün topraklarını
kayıp eden Osmanlı buralardan aldıkları
verğilerden ve gelirden mahrum kalmasıyla
büyük ölçüde sarayın
ekonomiside bozuldu. Bunu fırsat bilen Rusya Kafkasya üzerinden Osmanlı devletine karşı Rumî 1293 ( Milâdî 1877 - 78 )
yılla- rında Türk tarihinde adı 93 harbi olarak bildiğimiz savaşı başlattı.
Her girdiği savaşlarda Osmanlı
ordusu karşı- sında yenilği alan Rusların
amacı savaşlarda yenilip alamadıkları
Kafkasyadaki toprakları ve Anadolunun bilhas- sa doğu ve güneydoğusunu
alarak
Akdenize kadar inerek kendilerine bir deniz
yolu ve liman almaktı. Rus’lar bu savaşta
Kafkasyadaki şimdiki Türk devletlerininde içerisinde olan yerleri almayı başarırlarken, Anadolu’daki
Akdenize açılacak bir Rus yolu
ise sadece rüyalarında kalmıştı.
Fakat ; Osmanlı sarayının içine
düştüğü bu
sıkıntıdan yararlanmak isteyen sadece Ruslar
değildi. 1900 yıllarının başlarında
İngiliz’ler , Fransız’lar ve
İtal- yan ’lar
Anadoluyu işğal etmeye başlamışlardı.
Saraya sıkışıp kalan Istanbul’daki
Padişah, çare olarak işgal güçleriyle anlaşarak tahtını korumak için onlarla bir mütareke imzaladı. Bu
antlaşmaya göre Anadolu ’da Osman- lı devletinin idaresinden çıkmış (elinden alınmış) bir anlamda 600
yıllık Osmanlı İmparatorluğunun
sonu olmuştu .
Ülkede eğitim ve öğretime önem verilmemiş sade bu bilinçsiz insanları
uydurma ve iftiralarla birbirine düşürüp, çeşitli inanç, mezhep ve etnik gruptaki insanları birbirine karşı sırf kendi
menfaatları ve tahta oturma sevdası ile yönetmeye çalışan bu zatlar son gelişmelerden sonra
ülkeyi kayıp ettiklerini anlamışlar fakat iş
işten geçmişti. Yinede formalite olarak
işgalci
devletler kendilerine tahtlarını sözde
garanti ettiler.
İşte o sıralar Avrupa’ da öğrenim gören Namık Kemal,
Talat Paşa, Rıza Tefik ve Şeyhülislam
Musa Kazım efendi gibi (dikkat edelim
bu- da bir şeyhülislamdır.) aydın Jön Türk’ler Avrupa’da ve Türkiye’de çalışmalara başlamış, İttihak
ve Terakki Cemi- yetini kurmuşlardır. Bunlar aynı zamanda Osmanlı devletinin dedelerini katlettiği Türkmen Türk
milliyetcisi Bekta- şilerin torunlarıdır. Amaçları Türkiye’
yi yabancı güçlerden ve kendi
ırk ve milletine düşman olan taht sevdalısı Padişahlıktan kurtarmaktır.
Osmanlı ordusunda o zamanlar
bir subay olan ve Fas , Cezayir ve Tunus’ta
cepheden cepheye koşan Mustafa Kemal’ide yanına alarak işgalci
güçler ile yapılan anlaşmayı kabul
etmeyip, Padişahı ve Osmanlı devletini
tanı- madıklarını açıkladılar. Padişah ise; her tarafa gönderdiği fermanlar ile bunları birer vatan haini
ilan etti. Osmanlı- nın son saltanat düşkünü bu zatlar, kendine ait saraya yakın kuvveti ile Türkiye’deki
tutucu ve aşırı dinci (şeriat-
cı)
kesimi, ( İngiliz’lerin destek ve planları ile ) Anadolunun
yeniden düşman ve işgalci devletlerden kurtarılması için kurulan Kuvayi Milliye hareketine karşı
kışkırtıp seferber etti.
Buna karşı Mustafa Kemal Anadolu turlarına çıktı. Yıllarca Osmanlı
devletinin sarayında horlanan ve katlini vacib olarak gödüğü,
Türkmen ve Avşarları saflarına katmak
için harekete geçti. Bunun
için başta inançları
gereği bağlı oldukları Hacı
Bektaşı’da uğrayarak tekkeden savaşta kendisine destek istedi.(Buraya çok dikkat edilmesi gerekiyor. Çünkü
Osmanlı devleti zamanında imha edilmeleri için
gıyablarına fermanlar çıkartılan ve
şeyhülis- lamları
tarafından dini düşünceleri ağır basan
halka (sünnîlere) fetvalar vererek bu Türklere karşı savaşmaya ve yok etmeye çalışılan bu insanlar yaşadıkları ülkeleri
için savaşa seferber olurlarken, Osmanlı
zihniyetindeki gerici toplum ise; yine kendi yaşadıkları ülkeyi istilâ eden Emperyalis devletlerle din adına yan
yana saf tutmuş- lardır.) Türkiye’yi baştan sona dolaşan
Bektaşî ve Alevî dedeleri Türkmen Alevî
taliplerinden savaşa katılmaları- nı
ve Atatürk’ün yanında olmalarını
ve elden çıkmış olan vatanı
kurtarmak için yardım istemişler ve
bunun için poropuğanda yapmışlardır. Diğer taraftan kendi
sonunu getirip bitirmiş Osmanlı
yanlısı sünni ve şeriatcı kesimse
; İngilizlerin ve Padişah Vahdetti’in adamlarının,din elden gidiyor çığrıkları ile saray cephesinde yer alıp , Atatürk ve onun yandaşlarına karşı savaş başlatıp, süikastler hazırlamaktaydılar.
Yıllarca devam eden kanlı savaşlar sonrası işgalci güçlerden; İngiltere, Fransa, Yunanistan ve İtalyanları
ülkedeki vatanperver Anadolu insanı
omuz omuza vererek ,Türklüğe yakışır şekilde
savaşarak Anadolu topraklarından sürüp
çıkarttılar. İstiklâl
savaşı kazanılıp, Cumhuriyet ilân
edilirken son Osmanlı Padişahı Vahdedtin’de çareyi kendisine destek
veren işgalci İngiliz
güç- leri ile Istanbul’dan son Osmanlı
hazinesi ile beraber kaçarak kurtulmakta buldu.
Mustafa Kemal ve silah arkadaşları önderliğinde kurulan Türkiye Cum huriyetinin
ilk milletvekilleri mecliste aldık- ları
kararlar ile ilk olarak Padişahlık ve
halifelik (hilafet) makamlarını kaldırıp, bundan
sonra hiç kimsenin bir başkasının
tahtı ve çıkarları için fetva
veremez hale getirdi. Bununlada kalmadı. Camiler
haricinde, mükafaat olarak istklal savaşındaki katılımlarından
dolayı başta Bektaşî tekkeleri olmak üzere bütün tekke ve zaviyelerde kapatıldı.
Yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin tercübeli
devlet adamları, eski yönetimin yaptığı
hatalardan ders alarak bu yeni uygulamalarında ve büyük millet
meclisindeki yaptıkları yasalara koydukları
bu uygulamalardaki amaç; ülke toprakları
içerisinde yaşayan hiç kimseye inançları, dinleri veya mezheplerinden dolayı taviz
verme- mek
ve bu ülkeyi bu gibi nedenlerden dolayı bir
daha geriye götürmemek
için bunları yaptığı bir
gerçektir.
Artık bir ulus yaratılmıştır. Bu
ulusun adı Türk ulusu olup, ülkesinin adı ise Türkiye’dir. Bu ulus içinde Türkmen’dir, Lazdır, Avşar’dır, Kürt’
tür gibi adlarla birbirinden ayırmayan, birleştiren ve bütünleştiren
bir millet kavramı yarat- mıştır. Yönetimi
ve idaresi Cumhuriyet olup devlet ise laiktir.
Ama ne yazıkki Atatürk’ün bize
emanet ettiği pırıl pırıl temiz
bir Türkiye’ yi idare edenler Osmanlı
döneminde olduğu gibi yine koltuk
ve maddi çıkarlar için uğ-
raşırken, yabancı
güçler yine devreye girmiştir. 1950 yılında Türkiyenin
Nato Paktına girmesi ile Türkiye üstün-
de kara bulutlar dönmeye başlamış, Amerika koministlikle idare edilen komşumuz Rusya’ya karşı
Türkiye’de üst- ler açmış ve ülkede Amerikan haber alma örğütü CIA’
nın ajanları cirit
atmaya başlamıştı. Amacı Türkiye
’yi Rus- ya ’ya karşı korumak olan Natonun asıl amacı Kafkasları ve Asyayı denetim altına almak ve ileridede
burada var olan doğal zenginlikleri
ele geçirmek ile
kalmayıp hızla gelişen ve büyüyen Türk nüfusunu kontrol altına almaktı.
1960 lı yılların ortasında Amerika’nın altıncı askeri deniz filosu İzmir’e yanaşmış ve
aylardır su üstünde yaşamış, nerdeyse karayı unutmuş olan Amerika’lı
askerler İzmir’in her tarafına dağılmışlardı. Barlara,
diskotek- lere hatta sokakta yürüyen kadınlara, kızlara saldırmışlar bu olaylara ilk tepki
Üniversiteli gençlerden geldi. Olaylar
üzerine yürüyüşler yapıp protesto ettiler.
Bu olaylara sadece Üniversiteli gençlerden değil halktan da tepki geldi. Yabancı
bir ülkenin
askerlerinin bu hare- ketinine karşı gençlerin haklı protestosuna destek verdiler. Gençlik Emperyalistlere ülkemizde yer
yok sologanla- rı
ile sokaklara döküldü. Amerika’ya
ve onun Türkiye üzerindeki oynadığı
oyunlara karşı direnişe geçtiler
ve Amerika için kin tuttular. O yıllarda
henüz yeni yetişip gelen o
yılların ve devrin meşhur halk ozanı Maraş’lı Aşık Mahzunî Şerif çıkartığı
plak ve kasetlerinde Amerika’ lıların
Vietnamda giriştiği
vahşetleride göz önünde bulun-
durarak ‘‘atom patlat ister kudur -Amerikan katil katil ’’türküsünü her gittiği yerdede bağırıyor ve
her seferindede yarğılanıp Amerika’
ya hakaretten ve Koministlik suçundan
mahkum edilip hapse konulmaktaydı. Diğer
taraf- tan Türkiye’de yürüyüşler
ve protestoların sonu gelmez oldu. Buna karşı
çare olarak zaten önceden
planlan- mış , Osmanlı devleti zamanında oynanan oyunlar bu sefer Amerikan
ajanları aracılığı ile Türkiye’de
sahneye koymaya başlandığı görüldü. Milliyetcilik duyguları kabaran bu
gençleri Amerika ve o yılların
sağ eğilimli devlet idaresi Kominist
ve Rusya’ nın kışkırtığı
ajanları olarak nitelendirildi. Devlet yönetimindeki
bazı çevreler tara- fından koministlik nedir bilmeyen bu gençleri devletin otorite
ve gücünü kullanarak okullardan atılmaya
başladı. Bunlardan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Mahir Çayan adlı Universiteli genç
siyasi
düşünce ve idolojik düşünce-
lerinden
dolayı yarğılanarak idâm edilirken, yüzlersesi işkence görüp işkence sonucu
sakat kaldılar veya öldü- rüldüler.
Bunlar bir tarafa, aynı milletin çocuklarına, gelişen olaylar karşısında daha sonraki
yıllarda savunduğu ideolojik fikirlerinden dolayı kardeşi kardeşe öldürtüler. Papaz Josef Hammon’un
ve Bosna’lı Boşnak asıllı
hıris- tiyan Ebu Sud efendinin
müslüman olarak şeyhülislamlığa
yükselmesi ve Osmanlı Padişahı
Yavuz Selim’in ken- di halkı üzerine
fetva verdirdiği
gibi, olayların planlayıcısı Amerikan CIA
ajanları iş başına geçerek
denenmiş eski uygulamaları devreye sokup, Türk milletinin çok hassas olan din ve mezhep işine el attılar.
Amerika
ajanlarının
planladığı Maraş, Malatya, Sivas , Yozgat
ve Çorum’ daki Alevilere yapılan kanlı katliamları bizzat kendini ülkücü ve sağcı olarak nitelendiren
yasal bazı milliyetci partiler; partili
ve sünni inançlı olan genç
leri kullanarak bunlara uygulattılar.
Çorum’da yaşanan kanlı olaylardaki
Amerika’ nın Ankara büyük elçiliğinde 2. Katip olarak görev yapan Robert Alexander Peck
adındaki bu şahısın bu
olayları bizzat planladığını
gözleri ile gören görgü tanıkların ifadeleri basın
ve yayın haberlerinde günlerce
yar aldı. Pravakatör Amerikan casusu
bir gün önce Türkiye’yi terk edip
ve gittiği yerden düğmeye bastı. Aynı diplomatın başka ülkelerde de ihtilal ve darbe girişim planları yaptığı bilinmektedir.
Aynı diplomatın başka ülkelerdede ihtilal ve
darbe olaylarına karşı